4 Mart 2015 Çarşamba
31 Aralık 2012 Pazartesi
3 Temmuz 2012 Salı
ÖZGÜRLÜK YOLU ÜSTÜNE
Dünyanın dört bir yanında, kendilerinin insan olarak yaşayacakları bir dünyayı yaratmaya çabalayan tüm kardeşlerimizi, bugün burada toplanarak, insanca yaşanacak bir dünyanın kendi somutumuzda, önümüze getirdiği sorunları konuşmak, tartışmak ve çözüm yaklaşımları oluşturmak düşüncesi ile bir araya gelen sizleri, uzaklardan, yakınlardan gelip de, dünyanın her coğrafyasında yaşayan toplumların giderek derinleşen ekonomik krizle, ortaya çıkan siyasal, sosyal ve kültürel alanlarda bunalımlardan, ortaya çıkan kaotik ortamlardan, bizlere aktaracakları bilgilerle tutturacağımız yolu aydınlatacak ve oluşturacağımız ortak akla katkıda bulunmaya, o aklı paylaşmaya çalışacak herkesi, sevgi ve saygı ile selamlıyorum.
Öncelikle, böyle anlamlı bir toplantıyı gerçekleştiren,ve yirminci yılını dolduran, Kafkas Abhaz DAYANIŞMA Komitesinin gelmiş geçmiş tüm değerli üyelerine, Düzce Abhaz Kültür Derneği mensuplarına, bu toplantıya katılarak, düşünceleri, görüşleri ve belirlemeleriyle ortak aklımıza katkı verecek olan tüm kardeşlerimize de, bu çabalarından dolayı şimdiden teşekkür ederim.
Her zaman, ortak aklımızın oluşmasına katkı vereceğimiz, insani birlikteliğimizin giderek gelişmesi ve pekişmesi dileğiyle, dün olduğu gibi bu gün de, Ançe,hazkulaz amyöy, ahahşüy yırlaşayd! TANRI ya da, Bir parçası olduğumuz DOĞAMIZ, ÇIKTIĞIMIZ YOLU VE AKLIMIZI AYDINLATSIN…
Hepimiz bilmeliyiz ki, tuttuğumuz, çıktığımız yol Özgürlük yoludur. Bu yol, insanoğlunun varoluşundan bu yana tuttuğu, TUTMAK ZORUNDA olduğu yoldur. İnsanoğlunun binlerce yıldır katettiği bu tarihsel yolun tek hedefi vardır, o da insanın özgür-yaratıcı bir birey olarak yaşayacağı bir dünyayı yaratmak.
Bundan yıllarca önce aynı umutlarla çıkılan yolda, acılar ve büyük kayıplarla yaşanan, büyük deneyimden sonra, 1990’ lı yıllarda dağılan zoraki birliktelik yerini, içine hapsettiği halkların yeni özgürlük yolu arayışlarına bıraktı.
İnsanoğlu dün kavrayabildiğimiz Termodinamiğin yasalarını, sanki varoluşundan bu yana biliyormuşcasına, entropiye karşı, bizi var eden, tüm kainatı var eden enerjinin, yok oluşuna, ve buna neden olan, ısısal soğumaya karşı, enerjiyi örgütleyerek, ve de kıymetini bilip koruyarak, kendi var oluş koşullarını yaratmaya başladı. Enerjinin bir başka boyutu olan bilgiyi üretmeyi, biriktirmeyi ve paylaşmayı da öğrendi. Öğrendikçe de, Çağına damgasını vurabildi.
Bildiğimiz tarihsel süreçleri burada tekrara gerek duymuyorum, ama insanoğlu yapısında taşıdığı en büyük zaafıyla, en güçlü varlık oluş özelliğini de bu süreçte yaratmak zorunda kalmıştır. Beyninin yarattığı arzu ve ihtiyaçlarla, bedeninin güçsüzlüğü arasındaki çelişkiyi, türü arasında güç ilişkileri düzenini ve sosyal, toplumsal birliktelikleri yaratmaya soyunarak halletmeye zorlanmıştır. Giderek, yatayına ve Dikeyine iş bölümleri içinde parçalanarak, otlamaktan toplamaktan, avlanmaktan, çobanlıktan ders alarak, Kölecilik beylik,prensliklerden,krallıklardan geçip, imparatorluklar, ulus devletler yaratıp, yeni, yeni birliktelikler içinde yer aldı ve boy attı.Köylülükten, işçilikten, kentliliğe doğru uzun bir yolculuk yaptı.
Bütün bu süreç, insanoğlunun insan gibi yaşayacağı bir dünyayı yaratmak için gerekli birikimi oluşturmak adına yaşandı. Bu birikimi en rasyonel biçimde yaratırken, medenileşti. Kısaca kentlileşti. Birbirini ötekileştirmekten kurtuldu. İnsanı, yani kendini tanımaya, insanlaşmaya, farklılıklarını ve değerlerini paylaşmaya başladı. Bunu ilk kavrayanlardan biridir Abaza halkı. Onun yarattığı Alöyfe, xabze, diğer dağlı halklarda olduğu gibi, , yaşam, birliktelik, insan çerçevesinde ORTAYA KONMUŞ, ORTAK AKLA MAL OLMUŞ değerler ve kurallar bütünlüğüdür.
Bu gün, dünya çapında yaşanan ve giderek daha derinleşen kriz, bu güç ilişkileri sisteminin krizidir. İktisat bilimine göre bu, bir dönüşüm krizidir.Ürünler ve para bir yerde, yoksulluktan geleceğini yiyenler ve tüketerek dönüşümü gerçekleştiremeyenler bir yerde. İnsan parçalanmış iki yerde. Gücü ve insanı ,Yöneten insanlar , gücün ve insanın yönettiği insanlar. Hepsi de yarım yarım insanlar.
Bu gün, sistemin odağında görmek istediği, bu iki kutupta parçalanmış insanlar değil, bütünlenmiş, insanlaşma yolunda, yaratıcı-üretici gücünü kullanabilecek özgür, kendi kaderini belirleyebilecek, farklılıklarını insanlığın zenginliği olarak değerlendirebilecek insanlardır. Bu İnsanların giderek çoğunluğu oluşturması ve demokratik dönüşümlere yolun açılmasıdır mesele.
Kafkas dağlarının doruklarından dünyaya bakarak, bu manzarayı yüreğiyle, beyniyle görüp düşünenler, insanın bir parçasının değil bütününün sesine kulak verenler, insanlığın bir parçasının değil bütünün sesini duyabilenler, insanca bir dünya özleminin, bugün ortak aklın zemini olabileceğini düşünebilirler.
1992’ de bu sesi duyduğuna inandığım ve bu sesi dillendirdiğini hissettiğim insan Ardzınba,tüm Abhazya halkı için özgürlük yoluna çıkarken,BU SESİ TÜM DÜNYA İLE PAYLAŞMAK İSTEMİŞTİ.
Ama dünya, güç ilişkileri dünyası, büyük bir dönüşüm sürecinin arifesinde, sistemin öncü sarsıntıları, şiddetli fay kırılmaları, ekonomik tusunamileriyle boğuşurken,kutupları eriyen dünya, yeni imparatorluk hayalleri, komplolar ve hegemonya oyunlarıyla meşguldü.Alan paylaşımları, kaynak paylaşımları sorunları ve temsili demokrasi oyunları tüm dünyanın gündemini belirliyordu.
Ardzınbanın sesi de, kendisi de bu komplolar dünyasında eridi gitti. Ama anısı, özgürlük çağrısı, hala yankılanmakta, dünyanın bütün sokaklarında. Bunu duyanlar dayanışmalı. Dünyada, giderek hiçbir insan kalmamalı bu sesi duymayan. Bu yola çıkmayan.İnsanın varoluşu, yok oluşu sorunudur bu. Tanrı bize bu aklı, hep birlikte var olmak için verdi. Birbirimizi ve onu da yok edelim diye değil.
Yarınımızın, tüm insanlar için insanca bir dünyanın, ancak katılımcı, demokratik, doğasıyla kendisinin bütünlüğünün bilincinde olan, kendi kendini yönetebilen, insanların birlikte yaratacakları ortak akılla, bu aklın oluşturduğu birliktelikle kurulabileceğine inanalardanım.
Bu özgürlük yolunda ilerlemeyi, nefesimizi kesen, güce dayanan, temsili demokrasi oyununda gerçeği karartan, koca koca iktidar yapılarını, bunların yarattığı ideolojik, kurumsal ve kavramsal tüm engelleri, küçük küçük birlikteliklerimizle, işbirliği ve dayanışma içinde, farklılıklarımızı öne çıkararak değil, insan olma temel karakterimize basarak ve dünkü kendimizi ve kimliklerimizi aşarak gerçekleştirebiliriz.
Bu gün, çatışan taraflardan birinin yanında olmak günü değil, arafta olmak, önemli. Güç için çatışan, irili ufaklı filler, ayaklarının dibindekileri ezip bitirirler.
YURDAER ERŞAN
(01 / 07 / 2012 günü Düzce' de yapılan konuşmanın metni)
30 Ağustos 2010 Pazartesi
26 AĞUSTOS 2008
“ Olan olması gerekendir.
Gerekeni belirleyen de,
İnsandır”
Abhazya’nın ve Güney Osetya’nın, egemen birer devlet olarak, ilk defa Rusya tarafından tanınmasının ikinci yılındayız.İki yıllık bir zaman diliminde, dört küçük devlet daha, bu tanıma sürecine katıldı.
Dünya çapında yaşanan ekonomik krizle güç kaybeden, dağılan iki kutbun çıkar çatışması ve yeniden alan paylaşımnıda, yaşanan gerginlikler arasında sıkışan bir Abhazya. Ve benzeri küçük küçük egemenlik alanları olan devletler. İnsanın uzun tarihsel süreçteki varoluş yolculuğunda bugün, insan olarak nefeslenebileceği, önünü görebileceği ve de yarınını planlayabileceği egemenlik adaları sanki bunlar. Böyle adaların çoğalması büyük güçlerin, güç ilişkileri çerçevesinde, dünyaya nizam verdikleri bir evrenin, sonunun hazırlanmasıdır. Sistemin yeni evresinin ilk büyük hücreleridir bunlar. Oluşumları sıkıntılı ve zordur. Yönetimlerinin uzak görüşlülüğü, içinde yaşadıkları sistemi ve insanı kavrayışları ölçüsünde varlıklarını koruyabilirler. Benzerleriyle dayanışmayı sürdürebilirler.
Abhazya, 1992 de başladığı bu yürüyüşe, tüm engelleri bilinçlice aşarak, devam etmiştir. Büyük güçlerin ve müttefiklerinin zaman zaman kopardığı fırtınaları, dengeli ve akıllı bir siyasal yaklaşımla bu güne kadar göğüslemiştir.
Abhazya’nın egemenliğinin, resmen tanınmasıyla birlikte başlayan, tanınma sürecinin işleyişinde, bunun, güç ilişkileri dünyasında nedenli ince hesaplarla yürütülmesi gerektiği, köprüden geçerken kime ne deneceğinin, nasıl yaklaşılacağının iyi bilinmesinin ne kadar önemli olduğu açıktır.
Temel kimliğimiz olan insana ve onun varoluşuna ilişkin kaygının, hem herkese kavratılması, hem de, geçmiş dönemlere ait yaşananların kaçınılmazlığının bilincinde olarak, tarihsel kimliklerin hesaplaşmasına dalmak yerine, bugünün gerçeklerini bilerek, yarını hazırlamakta etkin olmak gerektiğini, bilmek de bir zorunluluktur.
08.08.2008 de, Gürcistan’ın yeni bir saldırısı ve kıyımıyla başlayan savaşta, çıkarı gereği düne kadar “Gürcistan’ın toprak bütünlüğüne” saygılı olan Rusya’nın, bu sefer saldırıya “kurtarıcı rolünde “ bir karşı saldırı ile cevap vermesi, Saakaşvili’ye kravatını yutturacak kadar dehşet verici gelmişti..
Doksanlı yıllarda SSCB’nin dağılıp, Birlik Cumhuriyetlerinin egemen birer yapıya kavuşması süreci yaşandı. Abhazya geçmişte, Stalin tarafından, kendisine giydirilen özerk bir statü içinde, Gürcistan’a hediye edilmişti. Aynı yıllarda Abhazya, kendisini sürekli taciz eden Gürcistan yönetimiyle, bu yeni dönemde birlikte “insan gibi” yaşayacakları bir düzeni görüşmek istiyordu. Ve bu yolda epey de çaba sarfetti. Ancak, kartvelist-gürcü milliyetçiliğinin, gözlerini kararttığı, çağdışı köylü ağaları gibi, güce ve toprağa tapınan yöneticileri, üniter bir devlet yapısında, sözüm ona “toprak bütünlüğü” nü oluşturmak sevdasındaydı. Abhazya yönetiminin bu insani talebine Gürcistan, Abhazya’ya saldırıyla cevap verdi. Benzeri özerk yapıları, içinde barındıran ve aynı hayalleri taşıyan Rusya da, çıkarları gereği böyle bir evrede, kadim dostu Gürcistan’ın yanında olmak zorundaydıydı.
Ve o Rusya, Dağlı halklarla dayanışma içinde , saldırgan Gürcü güçlerini def eden Abhazya’ya, Gürcistan yanında yer alarak her türlü baskıyı uyguladı. Tüm BDT ülkelerince uygulanan, 15 Yıllık ambargo sürecini başlatan da, gene Rusya idi. Çünkü, Abhaz yönetiminin başlattığı, kendi kaderini tayin etme ilkesine dayalı egemenlik süreci, tüm bu ülkelerin, korkulu rüyasıydı.
Ancak sürece, sistemin bu evredeki yeni isterlerine göre güç-sermaye odaklı değil de, insan odaklı bakabilenler, Abhaz yönetiminin, süreci gerektiği gibi değerlendirerek ve gerekli destekleri alarak, sisteme uyarlı egemen bir yapıyı “de facto” nasıl oluşturduğunu görebilirler. Vladislav Ardzınba’nın bu süreçteki liderliği, olması gerekeni belirlemede, örnek alınacak bir insani etkinlik olarak değerlendirebilirler.
Hala, sistemi ve onun odağında yer alan sermayeyi ve onun çıkarlarını körü körüne izleyenler, yaşanan tüm krizlere rağmen bunda ısrar edenler, insanı İnsan olarak görüp, kavrayamayanlar, hala tarihsel kimlikleriyle dünyaya bakanlar, güç ilişkilerini ancak, kendi çıkarları için kullanmayı becerebilirler. Olması gerekeni de, doğal olarak bu çerçevede belirlemeye çalışabilirler.
Bugün, güç ilişkilerinin biçimlendirdiği bir dünyadan yeni bir dünyaya geçiş süreci yaşıyoruz. Dünün iki kutuplu ve gerilimli dünyasında, insanların yaşamlarını, düzenlerini ve kaderlerini belirleyen, bu güçler ve aralarındaki ilişkilerdi. Bugün de, yarattıkları gerilimlerle insanların, toplumların kaderlerini çizmeye, olması gerekeni çıkarları gereği belirlemeye çalışan, gene bu güçler ve aralarındaki güç ilişkileri.
1990’lı yıllarda, çözülmeye başlayan güç ve çıkar kutuplarının biçimlendirdiği bir
dünyadan, yeniden biçimlenen, biçim değiştiren güç ve çıkar guruplarının egemen
olduğu bir dünyaya yöneldik.Bir yandan yeni yeni güç merkezleri oluşurken, bir
yandan da, sistemin dayattığı demokratikleşme süreci içinde güç merkezleri
dağılıyor, irili ufaklı, küçük egemen yapılar oluşuyor. Küçük ve egemen
toplumsal yapıların doğuşuyla bir balkanlaşma süreci yaşanıyor. Kısaca, kendi
kaderini kendi belirleme(KKKB)hakkına sarılarak, farklılıklarını ve varlıklarını
korumak isteyen toplumlar ve halklar, sanki sistemin işlerliğine dinamizm
getirmek adına, kendi egemenliklerini ilan etmeleri sürecini işletmeye başladılar.
Artık büyük güçlerin, kaderimizi belirlediği bir dünyadan, insanların, toplumların
KKK Belirlediği bir dünyaya doğru, adım atmaya başladık. Bu adımların insani
özünün mutlaka kavranması gerekir.
Var oluşumuzdan bu yana, içinde devindiğimiz, mübadele ilişkileri sisteminin, biz insanlar için zorunlu bir evresi, bir alt sistemi olan, güç ilişkileri sisteminde, ürettiğimiz, bugüne kadar kaderimizi belirleyen, kaçınılmaz olarak, kimi ellerde ve de, konumumuza göre, yad ellerde biriktirdiğimiz, bize hükmeden, kendisine yabancılaştığımız, gücümüzdür. Sermayemizdir. Esas mayamızdır. Yaratıcı gücümüzle, her birimizin yoğuracağı ve üreterek, kuşaktan kuşağa geliştireceği, zenginleştireceği, ölümsüz ürünümüzdür. Onun ne ulusu, ne de, yurdu vardır. Mübadele ilişkilerinin gelişmesi ve yaygınlaşıp dünyasallaşması, ya da küreselleşmesiyle, bunu çok daha iyi anladık. Hızla artan birikimimizin, yani sermayenin, yeniden kendini üretmesine ve yaşattığı krizlerle, hem kendi kendini, hem de, yaratanlarını tahrip etmemesi, uzunca bir süredir, insan oğlunun derdi ve sorunu.
Bugün artık yavaş yavaş kavrıyoruz ki, sistemi ve onun odağında yer alması gereken İNSAN’ı, yepyeni bilgi birikimimiz ışığında, yeniden ve yepyeni araçlarla kavramadan, bu sorunların üstesinden gelmek mümkün değildir.
Ancak, yaşanan zorunluluklar, çözüm olanaklarını da, içinde taşıyor.Bedelini çok ağır ödediğimiz deneyimler sonrası edindiğimiz bilgi birikimine dayanarak, artık şunu görüyor ve söyleyebiliyoruz: Demokratikleşme sürecinin küresel düzlemde hem yaygınlaşması, hem de derinleşmesi, sistemin insan odaklı işlerliğinin gerekliliğidir.
Çünkü, demokratikleşme, balkanlaşma, küçük küçük egemenlik alanlarının oluşması, dünyanın küreselleşme sürecinde, sistemin isterlerine uyarlı olarak, İnsan’ı odağına yerleştirmek için, kaçınılmaz olarak girdiği bir süreçtir.
Abhazya ve benzeri küçük ülkeler, dünyada yaşamaya başladığımız bu yeni evrenin öncüleridir. Bu ülkelerin tüm insanları ve kendilerini yönetme sorumluluğu yükledikleri yöneticileri, kendi insani gerçekliklerini hiçbir zaman unutmamalıdırlar. Çünkü onlar farklılıklarını insan gibi yaşayabilmek için, temel kimlikleri olan İNSAN kimliğinden başka hiçbir kimliğe dayanarak dünyada var olamazlar.Sadece onlar değil, hiç kimse özel, tarihsel kimliğini artık İNSAN kimliğinin önüne çıkaramaz. Çıkaranların, çağdışı güç ilişkilerini sürdürmeden yana oldukları, artık açıkça kavranılabilir.
Yurdaer Erşan
27 Mart 2010 Cumartesi
25.03.2010
'Çerkez Soykırımı' Gürcistan gündeminde BDT
Rusya ile kanlı bıçaklı olan Gürcistan, Moskova'yı "çerkez soykırımı" ile suçlamaya hazırlanıyor. 19'uncu yüzyılda Osmanlı topraklarına sürülen çerkeslerin Ruslar tarafından soykırıma uğratıldığını öne süren tasarı Gürcistan Parlamentosu'na sunuldu.
Gürcistan, G.Osetya ve Abhazya ayrılıkçı bölgeleri yüzünden arası açık olduğu Moskova'yı 19'uncu yüzyılda 'çerkes soykırımı' yapmakla suçlamaya hazırlanıyor.
Gürcistan'ın başkenti Tiflis'te geçen pazar, ABD'de faaliyet gösteren çerkes dernekleri, ABD'deki Jamestown üniversitesi ve Tiflis Kafkas Enstitüsü tarafından ortaklaşa "Gizlenen suç ve devamı: Kafkasların dünü ve geleceği" konulu bir konferans düzenlendi.
Konferansın ardından, Gürcistan Parlamentosu'na "çarlık Rusyası'nın çerkez soykırımı yaptığını tanıyın" tasarısı gönderildi. çerkez soykırımı tasarısının, Genel Kurul'da tartışıldıktan sonra kabul edilmesi bekleniyor.
Kızıl Mera
Tiflis'teki konferansa konuşmacı olarak katılan ABD'deki çerkes diaspora temsilcisi İad Yogar, amaçlarından birinin Rusya'da yapılacak 2014 kış olimpiyatlarının iptal edilmesi olduğunu söyledi. Yogar, "Olimpiyatların düzenleneceği Soçi kenti yakınlarındaki Krasnaya Polyana (Kızıl Mera) bölgesi, adını 19'uncu yüzyılda katledilen çerkes halkının dökülen kanlarından alıyor. Kızıl Mera adı buradan geliyor" dedi.
Çerkezler Osmanlı topraklarına sürülmüştü
SSCB'nin parçalanmasından sonra, 1994 yılında dönemin Rusya lideri Boris Yeltsin, çarlık Rusyası'nın Kafkaslar'da ayaklanan çerkezlere karşı kuvvet kullandığını kabul etmiş, ancak olaylara soykırım denemeyeceği görüşünü savunmuştu. 19'ncu yüzyılda Knyaz Mihail Nikolayeviç komutasındaki çarlık ordusu, Krasnaya Polyana bölgesinde meydana gelen şiddetli çatışmaların ardından sağ kalan çerkesleri Osmanlı topraklarına sürmüştü.
(Nerdun Hacıoğlu / Hürriyet)
Yorum tarihi: 26.03.2010
Soykırım tacirleri
Sistemin güç ilişkilerine dayalı evresinde yaşanan ve insanoğluna büyük acılar yaşatan felaketler, kıyımlar, sürgün ve soykırımlar, bugün güçlerin yeniden mevzilenme süreçlerinde, kaşınarak, yeniden gündeme taşınıyor. Bu acıları yaşayan halkların acıları, bu sefer de dengeleri, kutupsallıkları bozulan, ekonomik krizinde yaşattığı gerilimlerle sarsılan büyük güçlerin, yeni dengeler arayışında bir araç olarak kullanılmak isteniyor.
Bu yolda aracı olan ve kışkırtıcılık yapan, onların dar görüşlü, küçük küçük müttefikleri de, tüm insani değerleri hiçe sayarak kendine düşeceğini hayal ettiği pay için, akıl almaz oyunlara girişiyorlar. Kendi gücü ile yaşadığı başarısız ve çağdışı deneyimlere rağmen, hala o güçlere ve güç ilişkilerine kendini kullandırarak, komşularını taciz etmenin ve çağ dışı taleplerini gerçekleştirmenin yollarını arıyorlar.
Çirkinleşen siyasetin şantajlarıyla, çıkar sağlamak artık yol değil. Dünyanın nadide çiçekleri olan küçük halklar, sahip oldukları ve hala yitirmedikleri insan sesleriyle, tüm insanlığa barışın ve birlikte var olma anlayışının, şarkısını söylemeliler.DAĞLARDA VE OVALARDA BU SESİ YANKILANDIRMALILAR. Çirkin ve çağ dışı bir siyasetin nesnesi olmamaya ve kendilerinin nefesini kesecek milliyetci söylemlere ve kışkırtamalara kapılmamalıdırlar. İçinde devindiğimiz sistemin önümüzdeki yeni evresi, odağında İNSAN olan, tüm boyutlarıyla insan için işleyecek olan bir evredir.Unuttuğumuz İnsanlığımızı ve insani değerlerimizi hatırlayalım ve hatırlatalım...
Yurdaer Erşan
yurdaerersan@yahoo.com