4 Mart 2015 Çarşamba


Ben YURDAER ERŞAN,

Öncelikle bu “Konferans” biçiminde oluşturulan birlikteliğe katılan, tüm topluluğu, konuşanı ve dinleyeniyle tüm izleyenleri, Saygıyla selamlarım!.,Geç haberdar olduğum için birlikte, karşılıklı konuşabilme olanağını bulamadım. Belki bulamazdım da!..

Tam 150 yıl önce APSINIDAN SÜRÜLEN, BİR APSUVA AİLESİNİN bir ferdi, T.CUMHURİYETİ vatandaşı bir insanım.

 

 Bu güne kadar ki yaşam deneyim ve bilgi birikimim bana gösterdi ki, kaçınılmaz olarak içinde yaşaya geldiğimiz, ama giderek sürdürülebilirliğini yitiren yaşam tarzımızla, hem kendimizi, hem de bizi bütünleyen doğamızla yarattığımız bir insan dışı dünyadayız. Önümüze dikilen, yolumuzu kesen,  çözüm bekleyen hiçbir sorunu; yatayına ve dikeyine  iş bölümüyle, parçalanmış bütünlüğümüzle yer edindiğimiz konumlardan, bizi birer kafes gibi saran, her türlü kimliğimizle kendimizi yücelttiğimiz tepelerden, üstelik bizi biz olmaktan çıkaran ideolojik at gözlüklerinin çarpıttığı bir gerçeklik algısıyla  bakarak, çözemeyiz.

 

 

ARTIK,

KAFDAĞLARIMIZDAN İNELİM VE KENDİMİZİ  Bİ BİLELİM!..

 HANGİ TOPLUMUN İÇİNDE YER ALIRSAK ALALIM,

HANGİ ETNİK, DİNSEL, MESLEKİ KİMLİĞİN TAŞIYICISI OLURSAK OLALIM, TÜM BU FARKLILIKLARIMIZIN DA ÜSTÜNDE   TÜMÜMÜZÜ KAPSAYAN BİR İNSAN TOPLUMUNUN PARÇASI, BİR İNSAN TOPLUMUNUN HÜCRESİ VE NİHAYET ŞU EVRENDE, ONUN BİR ZERRESİYİZ KİM BİLİR BELKİ DE ARANIPTA BULUNAMAYAN, TANRI PARÇACIĞIYIZ  BİZ!..İNSAN OLARAK!..

 

Şaka bir yana derdim, dünyamıza ve kendimize, sıkıştırıldığımız çemberleri kırarak, aşarak,  İNSAN gibi bakmamızın gereğini vurgulamak.

 

Bugün, öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, farklılıklarıyla kendilerini yok olmanın esiğine getiren insanlar ve toplumlar, varlıklarını ancak zenginlikleri olan farklılıklarını, zenginlikleri olarak koruyup, İNSAN OLARAK nasıl var olabilir ? Toplumsal bütünlüğümüzü, diğer toplumsal yapılanmalarla birlikte nasıl koruyup,  sürdürebiliriz? Bu ve bunun gibi sorunları birlikte düşünmek zorundalar..İçinde yaşadığımız sistemin isterlerine göre parçalanıp, etnik, dinsel, siyasal, sosyal ve kültürel farklılıklarıyla, oluşturdukları yuvarlara hapsolan, hatta ulusal toplum parçalarına tıkılan bizler, tüm  kimliklerimizi, birer zenginlik olarak torbalarımıza koyup, İNSAN temel kimliği ve karakteri ile, aklımızla varlık sorunlarımızı sürdürülebilir bir dünyada, nasıl gerçekleştirebiliriz?..Nasıl  diğer insanlarla, diğer toplumlarla, birlikte yaşanan bu ve benzeri sorunları konuşabilmeyi becerebiliriz? Nasıl  birbirimize katılabilmenin ve bütünleşebilmenin yolunu birlikte bulabiliriz?. ÖNCELİKLİ SORUNUMUZ, SORUMUZ BU DEĞİL Mİ?

 

Artık, tüm bu insanların varlıklarını sürdürebilmeleri, torbalarındaki bu zenginlikleriyle kendilerini dönüşebilmelerine ve diğer İNSANLARLA bütünleştirebilmelerine bağlı DEĞİL Mİ?..

 

 

Artık, açık seçik ortada ki, bize ve bizim gibi toplumsal yapılara dayatılan bu kaotik “TEMSİLİ DEMOKRASİ” oyunu, gelenekselin de, modernin de ötesinde , yeni bir dünyaya gebe olan dünyamızın ve İNSANIN gereklerine, ihtiyaçlarına ayak uyduracak bir biçimde, aşılmayı dayatmaktadır. VEKALET VE VESAYET DÜNYASINDAN çıkmadan, ondan kurtulmadan, İNSAN OLMAK mümkün mü?

 

Gerçekte, “parçala, böl yönet, yönetim ilkesinin, “temsili demokrasi” temsilinin, oyununun, güçleri bölüp, parçalayarak yönetme ilkesine göre oynanmakta olduğu apaçık ortadayken, biz nasıl katılımcı bir bütünlük oluşturabiliriz? Katılımcı bir demokratik yapılanma hayali taşırken  bizler, buna mümkün olduğunca tüm toplumu katabilmenin yolunu tahayyül ederken , hatta Abhazya ile mümkün olduğunca birlikte davranabilmenin yollarını ararken olup bitenler, hepimizin üzerinde düşünüp tartışması gereken büyük ders olmalı, .

 

Güç ilişkilerinin egemen olduğu, güçlülerin, gücü ele geçirenlerin parçalayıp bölerek yönettiği toplumsal yapılanmalarda, küçük toplumlar her zaman, yöneten hegemonik-“GÜDÜCÜ” güçlerin baskı, denetim ve kontrolünde, hegemonun-“GÜDÜCÜNÜN” isterlerine uyarlı olarak varlıklarını sürdürebilirler. Ve hepimizi “insanlıktan çıkaran” Yaşadığımız dünyaya hala yön veren, vermeye çalışan bu güçler hiyerarşisidir. Ve onun doruklarıdır.

 

Ancak, akıl gücümüzü ve insanlığımızın bu temel karakterestiğini, aklımıza dayalı gücümüzü diğer insanlarla paylaşabildiğimiz, eşitleyebildiğimiz ölçüde, insan olarak var olabiliriz.Bugün hepimiz biliyoruz ki, insanoğlunun insan olarak başladığı var olma süreci, yüzyıllardır, insan dışı yaşam koşullarında sürdüyse, bu İNSAN gibi yaşayacağı bir dünyayı yaratmak ve donatmak içindi. Bugün sistemin yaşamakta ve yaşatmakta olduğu bunalım, ve krizler, ödettiği ağır bedeller, koşulları oluşmuş bu yeni dünyanın kapısındaki insanların, bu gerçeği görüp de ona göre davranma olanağını yaratamamasından dolayı, derinleşmekte, yeni yeni çatışma ve yıkım süreçlerinin alarmlarını vermektedir.

 

Geçmiş tufandan, bu yaklaşan sosyal tufana ve yıkımlara bakarken, Kafkas dağlarının doruklarından bakar gibi dünyaya da, tüm bu sosyal, ekonomik ve siyasal dalgalanmalara da, herkesin bakmakta olduğu düzeylerden değil, biraz daha yukarılardan, doruklardan  bakalım!..Dünyamızda ulaşabildiğimiz gelişmişlik düzeyinde, küçük halkların zorunlu olarak ve daha kolay söyleyebilecekleri, ortak akla dayalı, insanlığa davet çağrısı, aynı zamanda sistemin yaklaşan afetinden kurtuluşa da davetin de çağrısı olmalı.Her adımda ve her sosyal hücrede, aklımızı paylaşıp,  bütünleşerek sesimizi yükseltelim.Bu ses, parçalanmışlığın, sınıf savaşının değil, bütünlenmenin, İNSANLAŞMANIN SESİ OLMALIDIR!..

 

Şimdiye kadar yalnızlığın, parçalanmışlığın, sınıfının,ulusunun, her türlü kimliğinin şarkısını söyleyenlerin kaderi, ancak böylece birlikte, aklı ortak kılıp eşitlenerek, bütünleşerek değişebilir…Birlikte BİZ DE ,aklımızı başımıza toplayalım, paylaşalım, ortak aklımızla şarkımızı yazalım ve YAVAŞ YAVAŞ SÖYLENMEYE BAŞLAYAN ŞARKIYA, KATALIM, KATILALIM!..  YURDAER ERŞAN    12.12.2014

 
2014 Yılı Aralık ayında Ankara da KAFFED tarafından düzenlenen, geç haber aldığım, çağrılı olmadığım bir Konferans için hazırlayıp, Sayın Yalçın Karataş'a okunabilirse , okunsun diye verdiğim, ama o şansı bulamadığım, düşüncelerimi içeren bir yazı.  

31 Aralık 2012 Pazartesi


           BAKIŞIMIZ!..

                                                                 Olan olması gerekendir.

                                                                   Gerekeni belirleyen de,    

                                                                   İnsandır”

             1992 yılı  başlarında  tanıştığım   rahmetli  A’şamba Mümtaz ile kurduğumuz diyaloğun gelişimi çerçevesinde, aynı yılın Temmuz ayında Abhazya’ya gidecek bir gurubun içinde yer aldım.  Demir perdenin yıkılması  ve  S.S.C.B’nin dağılması  sürecinde, yeniden biçimlenen Cumhuriyetlerden biri olan Gürcistan ile Stalin’in ona 1931’li yıllarda armağan ettiği Abhazya arasında yaşanan gerginlikler tam da bu sırada, Gürcistan’ın Üniter devlet hayaline bağlı olarak, tırmanışa geçmişti. Düşüncemiz, taraflar arasında yaşanan bu gerginliğin nelere gebe olduğuna ilişkin bilgilenmek ve gelişmelere hazırlıklı olmaktı. 1992 Temmuz ayının sonlarına doğru, Trabzon’dan kalkan gemiyle, beş altı saat sonra Sohum Limanı’na vardığımızda, W.Ardzınba’nın da Türkiye’ye gitmiş olduğunu öğrendik.

             Kaldığımız  bir haftalık süreçte, Abaza, Gürcü, Ermeni, Rus parlementerler ve toplumun diğer ileri gelenleriyle yaptığımız görüşmelerde, sukunetin ve sessizliğin altında kaynayanın ne olduğu hissetmiştik. İlan edilen “egemenliğin” sevinciyle, belirsizlik ve savaş beklentisi içinde yaşanan gerginliğe tanık olmuştuk. Türkiye’ye dönüşümüzden bir hafta sonra, Gürcistan’ın 14 Ağustos 1992 tarihinde topyekûn imha gayesi ile Abhazya’ya saldırması Türkiyedeki,  Kafkas diasporası üstünde şok etkisi yarattı. 23 Ağustos 1992 tarihinde Türkiyedeki tüm Kafkas derneklerimizden temsilcilerin ve camiamız  ileri gelenlerinin heyecan ve endişe ile koşup geldikleri Üsküdar/Selimiyedeki Dernek lokalinde, Abhazya’ya destek olmak için “KAFKAS DAYANIŞMA KOMİTESİ” (KADK) kuruldu.

              Abaza,  Adige, Asetin, Çeçen Derneklerinden temsilcilerin de katımlıyla oluşan, tüzel  kişiliği olmayan, ancak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nce meşru bir kuruluş olarak algılanan KAFKAS DAYANIŞMA KOMİTESİ (KADK) , o günün şartlarında Türkiyedeki  Kafkas diasporasının  birlikte yarattığı bir oluşumdu.Abhazya’ya her türlü maddi, manevi, politik desteği, gücü oranında oluşturmaya, örgütlemeye çalıştı bu  oluşum. İçişleri Bakanlığının onayı ve resmi izni ile Türkiye çapında nakdi ve ayni yardımlar  topladı, Kızılayın da katkılarıyla bunların oraya ulaşımını sağladı. Istanbul’da, Ankara’da, Sakarya’da mitingler ve toplantılar düzenledi. Savaş sürecinde  diasporadan Abhazya’ya her türlü desteği örgütledi. Savaş esnasında ateş hattına kadar ulaşarak, maddi ve moral destek oluşturmaya çalıştı.Ateşkes ile başlayan yeni süreçte, Sohum’da, Moskova’da ve Türkiyedeki görüşmelerde taraf oldu.

Yine, zaman içinde Türkiye Cumhuriyet’i devleti nezdinde ikili görüşmeler yaptığı gibi yurt dışında Abhazya ile ilgili görüşmelere taraf veya gözlemci olarak katıldı.

             Kısaca özetlemeye çalıştığım, bu yaşanan silahlı çatışma sürecinden, başarı ile çıkan, Gürcü saldırısını püskürterek, fiilen egemenliğini ilan eden Abhazya, yeni bir döneme adım attı. Ateşkes ile başlayan, barış görüşmeleri, fiili durumu hukukileştirme sürecine evrildi. Bu süreçte de Komite, hem Şavarnadze’nin yönetimindeki Gürcistan, hem Türkiye Cumhuriyeti yetkilileri, Rusya , ABD ve AB, UNPO temsilcileri ile, oluşan duruma ilişkin görüşlerini paylaştı. Her türlü çözümün ön koşulu olarak, Gürcistan’ın bu gün bile kabul etmeye yanaşmadığı, Uluslararası garantörlüğe dayalı, saldırmazlık garantisi talebini destekledi.

             Bu süreçte, Kafkaslardaki gelişmelerden farklı farklı etkilenen kardeşlerimiz, tepkilerini farklı yapılarda oluşturmak adına, fiilen bozulan Kafkas bütünlüğünün doğal sonucu olarak, Komitemizden ayrıldılar, kendi örgütlenmeleri içinde etkinliklerini sürdürmeye yöneldiler. Tüm diğer halklar gibi, Kafkas halkları ve diyasporaları da bizim katkılarına her daim şükran duyduğumuz, birlikte insanca yaşanır bir dünya yaratmada kol kola yürüyeceğimiz, kardeşlerimizdir.

             Yeni süreçte, KAFKAS  ABHAZ  DAYANIŞMA   KOMİTESİ’ ne   dönüşen, Komite  bazen yılda, bazen iki yılda bir genel kurullar yaparak seçimlerle yenilendi. Başkanları değişti,  gerektiğinde takviyelerle yönetimini güçlendirdi.  Komite  tüm gücüyle,  Abhazya’nın bu yeniden kuruluş sürecinde yanında ve destek olmaya çaba sarfetti.  Bu süreç 10 yıl  kadar sürdü.

             Özellikle, sıcak savaş döneminde, yüz elli yıla yakın bir zaman diliminden sonra, atavatan ile ilgili yaşanan şok, Kafkas kökenli  diasporayı  farklı derecelerde de olsa hareketlendirirken,  bu kabaran dalga,  yeni süreçte giderek geri çekilmeye başladı. Komite,  güç alacağı toplumun giderek, işleri kendine havale edip, denetlemeye bile gerek duymadan kaybolan heyecanı ile birlikte, günlük yaşamının sorunlarına gömüldüğünü gördü. Kendini,toplumla diyalog içinde yenileyemeyen,  ve zaman zaman yükselen eleştirilere yanıt veremeyen, kendi içinde tartışmalar yaşayan Komite, çözümü büzülmede buldu. Dayanışma Komitesi sanki süreç içinde dayanışamamaya, birilerinin günlük işleri yüklenerek, zorlukları kısa vadeli çözümlerle aşmasıyla  yürüyen, kol kırılır yen içinde hesabı, sürdürülen bir Komita’ya dönüştü.

             Bütün bunların yanında, kuruluşunda bulunduğum, üyesi olmakla onur duyduğum  Komitenin yadsınamayacak başarılarında katkısı olan ilk Komite Başkanı  Sn.Atay CEYİŞAKAR’a,  savaş yıllarının başkanı Sn. Dr.Cemalettin ÜMİT’e,  son zor yılların Başkanı,  Sn. İrfan ARGUN’a ve bu yolda çaba sarfeden,  emeği geçen herkese, bu camianın bir mensubu olarak, teşekkürüde bir borç bilirim.

             Dernekler yoluyla dayandığı zemininin de dalgalandığını, içinden çıkıp da muhalefet edenlerin, kısmen toplumdan, derneklerden ve daha çok da, onların kardeş derneklerle oluşturduğu KAFFED’ten yönelttikleri haklı- haksız eleştiriler, ortamı kutuplaşmaya götürdü.  Komite yönetiminin bunlar karşısındaki  yalnızlığı, çözümsüzlüğü ve içe kapanması sonucu, tüm toplumu dalgalandıran muhaliflerin yıpratıcı tavırları, kaçınılmaz olarak Komitenin gündemine, tüm Abaza derneklerinin oluşturacağı bir üst yapıda, Abaza Dernekleri Federasyonunda, tüzel   bir kimlikte birleşmeyi getirdi. İyi yönetilemeyen bu süreç, beklenen bütünlüğü değil, garip bir iki başlılığı yarattı. Siyasetin, yaşanan ülke koşullarında oynadığı demokratik temsil oyununun garip cilvesi, iktidar muhalefet oyunu, özlenen ve beklenen bütünlüğü bozdu. Bu oyunun son perdesi de, son defa gidilen Abhazya’da, oynandı. Böylece, toplumumuzda, içinde yaşadığımız toplumda ve dışımızdaki dünya da  oynanan aynı temsili  demokrasinin, temsil  oyunlarıyla bütünleşmemiz sağlandı. Ve bu sürece, içinde yaşadığımız ülkedeki gibi, dünyadaki gibi,  güç ilişkileri dünyasının temsili demokrasisinin, temsil etmek ve temsilcilik müsameresi damgasını vurdu.  Tek bir kişinin üstünde kalmış bir Komite, onunda istifasıyla zaten son bulmuştu. Soruna neşter vurmaya kalkanlar, soruna bütün yönleriyle bakmak, bakılmasını sağlayacak uyarılar yapmak, toplumu  sorunu konuşmaya yöneltmek zorundalar. Çözüme ilişkin yaklaşımı onların kararıyla üretmek zorundalar. Sahip olunan olanaklar, İNSANLARI İNSAN YERİNE KOYUP, KATILIMLARINI SAĞLAMAYI mümkün kılmalıdır .Hangi toplum içinde yer alırsak alalım, bizi de kapsayan İNSAN TOPLUMUNUN bir parçasıyız.

Bugün, öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, insanlar ve toplumlar varlıklarını  ancak İNSAN OLARAK sürdürebilirler.İçinde yaşadıkları  sistemin isterlerine göre parçalanıp, kendilerini  dünkü etnik, dinsel, siyasal, sosyal  ve kültürel farklılıklarıyla, oluşturdukları yuvarlara hapseden,  hatta ulusal toplum parçalarına bağlayan kimliklerini, birer  zenginlik olarak torbalarına koyup, İNSAN  temel kimliği ve karakteri ile varlık sorunlarına  sürdürebilecek bir dünyada, diğer insanları da kendilerine katabilmenin ve onlarla bütünleşebilmenin yollarını aramalılar. Varlıkları  sürdürebilmeleri, torbalarındaki bu zenginlikleriyle kendilerini dönüşebilmelerine ve diğer İNSANLARLA bütünleştirebilmelerine bağlıdır.

 

              Artık, açık seçik ortada ki, bize ve bizim gibi toplumsal yapılara dayatılan bu “temsil”  kaosu, gelenekselin de, modernin de ötesinde , yeni bir dünyaya gebe olan dünyamızın gereklerine ayak uyduracak  bir biçimde çözümlenmeyi dayatmaktadır.

             Gerçekte, parçala, böl yönet, yönetim ilkesinin, “temsili demokrasi” temsilinin, güçleri bölüp, parçalayarak yönetme ilkesi olduğu apaçık ortadayken, biz katılımcı bir demokratik  yapılanma hayali taşırken ve buna mümkün olduğunca tüm toplumu katabilmenin yolunu tahayyül ederken , hatta Abhazya ile mümkün olduğunca birlikte davranabilmenin yollarını ararken olup bitenler, hepimize büyük ders olmalıdır.

             Güç ilişkilerinin egemen olduğu, güçlülerin, gücü ele geçirenlerin parçalayıp bölerek yönettiği toplumsal yapılanmalarda, küçük toplumlar her zaman, yöneten  hegemonik  güçlerin baskı, denetim ve kontrolünde, hegemonun isterlerine uyarlı olarak varlıklarını sürdürebilirler. Yaşadığımız dünyaya hala yön veren, vermeye çalışan bu güçler hiyerarşisidir. Ve onun doruklarıdır.

             Ancak, gücümüzü ve insanlığımızı diğer insanlarla paylaşabildiğimiz ölçüde, insan olarak var olabiliriz.Bugün hepimiz biliyoruz ki, insanoğlunun insan olarak başladığı varlık süreci, yüzyıllardır, insan dışı yaşam koşullarında sürdüyse, bu İNSAN  gibi yaşayacağı bir dünyayı yaratmak içindi. Bugün sistemin yaşamakta ve yaşatmakta olduğu bunalım, koşulları oluşmuş bu yeni dünyanın kapısındaki insanların, bu gerçeği görüp de ona göre davranma olanağını yaratamamasından dolayı, derinleşmekte,  yeni yeni  çatışma ve yıkım  süreçlerinin alarmlarını vermektedir.

             Geçmiş tufandan bu yaklaşan sosyal tufana bakarken, Kafkas dağlarının doruklarından bakar gibi dünyaya bakalım, küçük halkların zorunlu olarak ve daha kolay söyleyebilecekleri  insanlığa davet çağrısı, sistemin yaklaşan afetinden kurtuluşa da davettir.Her adımda bütünleşerek, sesimizi yükseltelim.Bu ses parçalanmışlığın, sınıf savaşının değil, bütünlenmenin, insanlaşmanın sesi olmalıdır.

Şimdiye kadar yalnızlığın, parçalanmışlığın, sınıfının, kimliğinin şarkısını söyleyenlerin kaderi, ancak böylece birlikte, bütünleşerek değişebilir…

Yurdaer Erşan

 

3 Temmuz 2012 Salı

ÖZGÜRLÜK YOLU ÜSTÜNE





Dünyanın dört bir yanında, kendilerinin insan olarak yaşayacakları bir dünyayı yaratmaya çabalayan tüm kardeşlerimizi, bugün burada toplanarak, insanca yaşanacak bir dünyanın kendi somutumuzda, önümüze getirdiği sorunları konuşmak, tartışmak ve çözüm yaklaşımları oluşturmak düşüncesi ile bir araya gelen sizleri, uzaklardan, yakınlardan gelip de, dünyanın her coğrafyasında yaşayan toplumların giderek derinleşen ekonomik krizle, ortaya çıkan siyasal, sosyal ve kültürel alanlarda bunalımlardan, ortaya çıkan kaotik ortamlardan, bizlere aktaracakları bilgilerle tutturacağımız yolu aydınlatacak ve oluşturacağımız ortak akla katkıda bulunmaya, o aklı paylaşmaya çalışacak herkesi, sevgi ve saygı ile selamlıyorum.

Öncelikle, böyle anlamlı bir toplantıyı gerçekleştiren,ve yirminci yılını dolduran, Kafkas Abhaz DAYANIŞMA Komitesinin gelmiş geçmiş tüm değerli üyelerine, Düzce Abhaz Kültür Derneği mensuplarına, bu toplantıya katılarak, düşünceleri, görüşleri ve belirlemeleriyle ortak aklımıza katkı verecek olan tüm kardeşlerimize de, bu çabalarından dolayı şimdiden teşekkür ederim.

Her zaman, ortak aklımızın oluşmasına katkı vereceğimiz, insani birlikteliğimizin giderek gelişmesi ve pekişmesi dileğiyle, dün olduğu gibi bu gün de, Ançe,hazkulaz amyöy, ahahşüy yırlaşayd! TANRI ya da, Bir parçası olduğumuz DOĞAMIZ, ÇIKTIĞIMIZ YOLU VE AKLIMIZI AYDINLATSIN…

Hepimiz bilmeliyiz ki, tuttuğumuz, çıktığımız yol Özgürlük yoludur. Bu yol, insanoğlunun varoluşundan bu yana tuttuğu, TUTMAK ZORUNDA olduğu yoldur. İnsanoğlunun binlerce yıldır katettiği bu tarihsel yolun tek hedefi vardır, o da insanın özgür-yaratıcı bir birey olarak yaşayacağı bir dünyayı yaratmak.

Bundan yıllarca önce aynı umutlarla çıkılan yolda, acılar ve büyük kayıplarla yaşanan, büyük deneyimden sonra, 1990’ lı yıllarda dağılan zoraki birliktelik yerini, içine hapsettiği halkların yeni özgürlük yolu arayışlarına bıraktı.

İnsanoğlu dün kavrayabildiğimiz Termodinamiğin yasalarını, sanki varoluşundan bu yana biliyormuşcasına, entropiye karşı, bizi var eden, tüm kainatı var eden enerjinin, yok oluşuna, ve buna neden olan, ısısal soğumaya karşı, enerjiyi örgütleyerek, ve de kıymetini bilip koruyarak, kendi var oluş koşullarını yaratmaya başladı. Enerjinin bir başka boyutu olan bilgiyi üretmeyi, biriktirmeyi ve paylaşmayı da öğrendi. Öğrendikçe de, Çağına damgasını vurabildi.

Bildiğimiz tarihsel süreçleri burada tekrara gerek duymuyorum, ama insanoğlu yapısında taşıdığı en büyük zaafıyla, en güçlü varlık oluş özelliğini de bu süreçte yaratmak zorunda kalmıştır. Beyninin yarattığı arzu ve ihtiyaçlarla, bedeninin güçsüzlüğü arasındaki çelişkiyi, türü arasında güç ilişkileri düzenini ve sosyal, toplumsal birliktelikleri yaratmaya soyunarak halletmeye zorlanmıştır. Giderek, yatayına ve Dikeyine iş bölümleri içinde parçalanarak, otlamaktan toplamaktan, avlanmaktan, çobanlıktan ders alarak, Kölecilik beylik,prensliklerden,krallıklardan geçip, imparatorluklar, ulus devletler yaratıp, yeni, yeni birliktelikler içinde yer aldı ve boy attı.Köylülükten, işçilikten, kentliliğe doğru uzun bir yolculuk yaptı.

Bütün bu süreç, insanoğlunun insan gibi yaşayacağı bir dünyayı yaratmak için gerekli birikimi oluşturmak adına yaşandı. Bu birikimi en rasyonel biçimde yaratırken, medenileşti. Kısaca kentlileşti. Birbirini ötekileştirmekten kurtuldu. İnsanı, yani kendini tanımaya, insanlaşmaya, farklılıklarını ve değerlerini paylaşmaya başladı. Bunu ilk kavrayanlardan biridir Abaza halkı. Onun yarattığı Alöyfe, xabze, diğer dağlı halklarda olduğu gibi, , yaşam, birliktelik, insan çerçevesinde ORTAYA KONMUŞ, ORTAK AKLA MAL OLMUŞ değerler ve kurallar bütünlüğüdür.

Bu gün, dünya çapında yaşanan ve giderek daha derinleşen kriz, bu güç ilişkileri sisteminin krizidir. İktisat bilimine göre bu, bir dönüşüm krizidir.Ürünler ve para bir yerde, yoksulluktan geleceğini yiyenler ve tüketerek dönüşümü gerçekleştiremeyenler bir yerde. İnsan parçalanmış iki yerde. Gücü ve insanı ,Yöneten insanlar , gücün ve insanın yönettiği insanlar. Hepsi de yarım yarım insanlar.

Bu gün, sistemin odağında görmek istediği, bu iki kutupta parçalanmış insanlar değil, bütünlenmiş, insanlaşma yolunda, yaratıcı-üretici gücünü kullanabilecek özgür, kendi kaderini belirleyebilecek, farklılıklarını insanlığın zenginliği olarak değerlendirebilecek insanlardır. Bu İnsanların giderek çoğunluğu oluşturması ve demokratik dönüşümlere yolun açılmasıdır mesele.

Kafkas dağlarının doruklarından dünyaya bakarak, bu manzarayı yüreğiyle, beyniyle görüp düşünenler, insanın bir parçasının değil bütününün sesine kulak verenler, insanlığın bir parçasının değil bütünün sesini duyabilenler, insanca bir dünya özleminin, bugün ortak aklın zemini olabileceğini düşünebilirler.

1992’ de bu sesi duyduğuna inandığım ve bu sesi dillendirdiğini hissettiğim insan Ardzınba,tüm Abhazya halkı için özgürlük yoluna çıkarken,BU SESİ TÜM DÜNYA İLE PAYLAŞMAK İSTEMİŞTİ.


Ama dünya, güç ilişkileri dünyası, büyük bir dönüşüm sürecinin arifesinde, sistemin öncü sarsıntıları, şiddetli fay kırılmaları, ekonomik tusunamileriyle boğuşurken,kutupları eriyen dünya, yeni imparatorluk hayalleri, komplolar ve hegemonya oyunlarıyla meşguldü.Alan paylaşımları, kaynak paylaşımları sorunları ve temsili demokrasi oyunları tüm dünyanın gündemini belirliyordu.

Ardzınbanın sesi de, kendisi de bu komplolar dünyasında eridi gitti. Ama anısı, özgürlük çağrısı, hala yankılanmakta, dünyanın bütün sokaklarında. Bunu duyanlar dayanışmalı. Dünyada, giderek hiçbir insan kalmamalı bu sesi duymayan. Bu yola çıkmayan.İnsanın varoluşu, yok oluşu sorunudur bu. Tanrı bize bu aklı, hep birlikte var olmak için verdi. Birbirimizi ve onu da yok edelim diye değil.

Yarınımızın, tüm insanlar için insanca bir dünyanın, ancak katılımcı, demokratik, doğasıyla kendisinin bütünlüğünün bilincinde olan, kendi kendini yönetebilen, insanların birlikte yaratacakları ortak akılla, bu aklın oluşturduğu birliktelikle kurulabileceğine inanalardanım.

Bu özgürlük yolunda ilerlemeyi, nefesimizi kesen, güce dayanan, temsili demokrasi oyununda gerçeği karartan, koca koca iktidar yapılarını, bunların yarattığı ideolojik, kurumsal ve kavramsal tüm engelleri, küçük küçük birlikteliklerimizle, işbirliği ve dayanışma içinde, farklılıklarımızı öne çıkararak değil, insan olma temel karakterimize basarak ve dünkü kendimizi ve kimliklerimizi aşarak gerçekleştirebiliriz.

Bu gün, çatışan taraflardan birinin yanında olmak günü değil, arafta olmak, önemli. Güç için çatışan, irili ufaklı filler, ayaklarının dibindekileri ezip bitirirler.

YURDAER ERŞAN

(01 / 07 / 2012 günü Düzce' de yapılan konuşmanın metni) 






30 Ağustos 2010 Pazartesi


26 AĞUSTOS 2008

Olan olması gerekendir.

Gerekeni belirleyen de,

İnsandır”


Abhazya’nın ve Güney Osetya’nın, egemen birer devlet olarak, ilk defa Rusya tarafından tanınmasının ikinci yılındayız.İki yıllık bir zaman diliminde, dört küçük devlet daha, bu tanıma sürecine katıldı.

Dünya çapında yaşanan ekonomik krizle güç kaybeden, dağılan iki kutbun çıkar çatışması ve yeniden alan paylaşımnıda, yaşanan gerginlikler arasında sıkışan bir Abhazya. Ve benzeri küçük küçük egemenlik alanları olan devletler. İnsanın uzun tarihsel süreçteki varoluş yolculuğunda bugün, insan olarak nefeslenebileceği, önünü görebileceği ve de yarınını planlayabileceği egemenlik adaları sanki bunlar. Böyle adaların çoğalması büyük güçlerin, güç ilişkileri çerçevesinde, dünyaya nizam verdikleri bir evrenin, sonunun hazırlanmasıdır. Sistemin yeni evresinin ilk büyük hücreleridir bunlar. Oluşumları sıkıntılı ve zordur. Yönetimlerinin uzak görüşlülüğü, içinde yaşadıkları sistemi ve insanı kavrayışları ölçüsünde varlıklarını koruyabilirler. Benzerleriyle dayanışmayı sürdürebilirler.

Abhazya, 1992 de başladığı bu yürüyüşe, tüm engelleri bilinçlice aşarak, devam etmiştir. Büyük güçlerin ve müttefiklerinin zaman zaman kopardığı fırtınaları, dengeli ve akıllı bir siyasal yaklaşımla bu güne kadar göğüslemiştir.

Abhazya’nın egemenliğinin, resmen tanınmasıyla birlikte başlayan, tanınma sürecinin işleyişinde, bunun, güç ilişkileri dünyasında nedenli ince hesaplarla yürütülmesi gerektiği, köprüden geçerken kime ne deneceğinin, nasıl yaklaşılacağının iyi bilinmesinin ne kadar önemli olduğu açıktır.

Temel kimliğimiz olan insana ve onun varoluşuna ilişkin kaygının, hem herkese kavratılması, hem de, geçmiş dönemlere ait yaşananların kaçınılmazlığının bilincinde olarak, tarihsel kimliklerin hesaplaşmasına dalmak yerine, bugünün gerçeklerini bilerek, yarını hazırlamakta etkin olmak gerektiğini, bilmek de bir zorunluluktur.

08.08.2008 de, Gürcistan’ın yeni bir saldırısı ve kıyımıyla başlayan savaşta, çıkarı gereği düne kadar “Gürcistan’ın toprak bütünlüğüne” saygılı olan Rusya’nın, bu sefer saldırıya “kurtarıcı rolünde “ bir karşı saldırı ile cevap vermesi, Saakaşvili’ye kravatını yutturacak kadar dehşet verici gelmişti..

Doksanlı yıllarda SSCB’nin dağılıp, Birlik Cumhuriyetlerinin egemen birer yapıya kavuşması süreci yaşandı. Abhazya geçmişte, Stalin tarafından, kendisine giydirilen özerk bir statü içinde, Gürcistan’a hediye edilmişti. Aynı yıllarda Abhazya, kendisini sürekli taciz eden Gürcistan yönetimiyle, bu yeni dönemde birlikte “insan gibi” yaşayacakları bir düzeni görüşmek istiyordu. Ve bu yolda epey de çaba sarfetti. Ancak, kartvelist-gürcü milliyetçiliğinin, gözlerini kararttığı, çağdışı köylü ağaları gibi, güce ve toprağa tapınan yöneticileri, üniter bir devlet yapısında, sözüm ona “toprak bütünlüğü” nü oluşturmak sevdasındaydı. Abhazya yönetiminin bu insani talebine Gürcistan, Abhazya’ya saldırıyla cevap verdi. Benzeri özerk yapıları, içinde barındıran ve aynı hayalleri taşıyan Rusya da, çıkarları gereği böyle bir evrede, kadim dostu Gürcistan’ın yanında olmak zorundaydıydı.

Ve o Rusya, Dağlı halklarla dayanışma içinde , saldırgan Gürcü güçlerini def eden Abhazya’ya, Gürcistan yanında yer alarak her türlü baskıyı uyguladı. Tüm BDT ülkelerince uygulanan, 15 Yıllık ambargo sürecini başlatan da, gene Rusya idi. Çünkü, Abhaz yönetiminin başlattığı, kendi kaderini tayin etme ilkesine dayalı egemenlik süreci, tüm bu ülkelerin, korkulu rüyasıydı.

Ancak sürece, sistemin bu evredeki yeni isterlerine göre güç-sermaye odaklı değil de, insan odaklı bakabilenler, Abhaz yönetiminin, süreci gerektiği gibi değerlendirerek ve gerekli destekleri alarak, sisteme uyarlı egemen bir yapıyı “de facto” nasıl oluşturduğunu görebilirler. Vladislav Ardzınba’nın bu süreçteki liderliği, olması gerekeni belirlemede, örnek alınacak bir insani etkinlik olarak değerlendirebilirler.

Hala, sistemi ve onun odağında yer alan sermayeyi ve onun çıkarlarını körü körüne izleyenler, yaşanan tüm krizlere rağmen bunda ısrar edenler, insanı İnsan olarak görüp, kavrayamayanlar, hala tarihsel kimlikleriyle dünyaya bakanlar, güç ilişkilerini ancak, kendi çıkarları için kullanmayı becerebilirler. Olması gerekeni de, doğal olarak bu çerçevede belirlemeye çalışabilirler.

Bugün, güç ilişkilerinin biçimlendirdiği bir dünyadan yeni bir dünyaya geçiş süreci yaşıyoruz. Dünün iki kutuplu ve gerilimli dünyasında, insanların yaşamlarını, düzenlerini ve kaderlerini belirleyen, bu güçler ve aralarındaki ilişkilerdi. Bugün de, yarattıkları gerilimlerle insanların, toplumların kaderlerini çizmeye, olması gerekeni çıkarları gereği belirlemeye çalışan, gene bu güçler ve aralarındaki güç ilişkileri.

1990’lı yıllarda, çözülmeye başlayan güç ve çıkar kutuplarının biçimlendirdiği bir

dünyadan, yeniden biçimlenen, biçim değiştiren güç ve çıkar guruplarının egemen

olduğu bir dünyaya yöneldik.Bir yandan yeni yeni güç merkezleri oluşurken, bir

yandan da, sistemin dayattığı demokratikleşme süreci içinde güç merkezleri

dağılıyor, irili ufaklı, küçük egemen yapılar oluşuyor. Küçük ve egemen

toplumsal yapıların doğuşuyla bir balkanlaşma süreci yaşanıyor. Kısaca, kendi

kaderini kendi belirleme(KKKB)hakkına sarılarak, farklılıklarını ve varlıklarını

korumak isteyen toplumlar ve halklar, sanki sistemin işlerliğine dinamizm

getirmek adına, kendi egemenliklerini ilan etmeleri sürecini işletmeye başladılar.

Artık büyük güçlerin, kaderimizi belirlediği bir dünyadan, insanların, toplumların

KKK Belirlediği bir dünyaya doğru, adım atmaya başladık. Bu adımların insani

özünün mutlaka kavranması gerekir.

Var oluşumuzdan bu yana, içinde devindiğimiz, mübadele ilişkileri sisteminin, biz insanlar için zorunlu bir evresi, bir alt sistemi olan, güç ilişkileri sisteminde, ürettiğimiz, bugüne kadar kaderimizi belirleyen, kaçınılmaz olarak, kimi ellerde ve de, konumumuza göre, yad ellerde biriktirdiğimiz, bize hükmeden, kendisine yabancılaştığımız, gücümüzdür. Sermayemizdir. Esas mayamızdır. Yaratıcı gücümüzle, her birimizin yoğuracağı ve üreterek, kuşaktan kuşağa geliştireceği, zenginleştireceği, ölümsüz ürünümüzdür. Onun ne ulusu, ne de, yurdu vardır. Mübadele ilişkilerinin gelişmesi ve yaygınlaşıp dünyasallaşması, ya da küreselleşmesiyle, bunu çok daha iyi anladık. Hızla artan birikimimizin, yani sermayenin, yeniden kendini üretmesine ve yaşattığı krizlerle, hem kendi kendini, hem de, yaratanlarını tahrip etmemesi, uzunca bir süredir, insan oğlunun derdi ve sorunu.

Bugün artık yavaş yavaş kavrıyoruz ki, sistemi ve onun odağında yer alması gereken İNSAN’ı, yepyeni bilgi birikimimiz ışığında, yeniden ve yepyeni araçlarla kavramadan, bu sorunların üstesinden gelmek mümkün değildir.

Ancak, yaşanan zorunluluklar, çözüm olanaklarını da, içinde taşıyor.Bedelini çok ağır ödediğimiz deneyimler sonrası edindiğimiz bilgi birikimine dayanarak, artık şunu görüyor ve söyleyebiliyoruz: Demokratikleşme sürecinin küresel düzlemde hem yaygınlaşması, hem de derinleşmesi, sistemin insan odaklı işlerliğinin gerekliliğidir.

Çünkü, demokratikleşme, balkanlaşma, küçük küçük egemenlik alanlarının oluşması, dünyanın küreselleşme sürecinde, sistemin isterlerine uyarlı olarak, İnsan’ı odağına yerleştirmek için, kaçınılmaz olarak girdiği bir süreçtir.

Abhazya ve benzeri küçük ülkeler, dünyada yaşamaya başladığımız bu yeni evrenin öncüleridir. Bu ülkelerin tüm insanları ve kendilerini yönetme sorumluluğu yükledikleri yöneticileri, kendi insani gerçekliklerini hiçbir zaman unutmamalıdırlar. Çünkü onlar farklılıklarını insan gibi yaşayabilmek için, temel kimlikleri olan İNSAN kimliğinden başka hiçbir kimliğe dayanarak dünyada var olamazlar.Sadece onlar değil, hiç kimse özel, tarihsel kimliğini artık İNSAN kimliğinin önüne çıkaramaz. Çıkaranların, çağdışı güç ilişkilerini sürdürmeden yana oldukları, artık açıkça kavranılabilir.


Yurdaer Erşan




27 Mart 2010 Cumartesi

rusya.ru'dan
25.03.2010

'Çerkez Soykırımı' Gürcistan gündeminde BDT
Rusya ile kanlı bıçaklı olan Gürcistan, Moskova'yı "çerkez soykırımı" ile suçlamaya hazırlanıyor. 19'uncu yüzyılda Osmanlı topraklarına sürülen çerkeslerin Ruslar tarafından soykırıma uğratıldığını öne süren tasarı Gürcistan Parlamentosu'na sunuldu.
Gürcistan, G.Osetya ve Abhazya ayrılıkçı bölgeleri yüzünden arası açık olduğu Moskova'yı 19'uncu yüzyılda 'çerkes soykırımı' yapmakla suçlamaya hazırlanıyor.
Gürcistan'ın başkenti Tiflis'te geçen pazar, ABD'de faaliyet gösteren çerkes dernekleri, ABD'deki Jamestown üniversitesi ve Tiflis Kafkas Enstitüsü tarafından ortaklaşa "Gizlenen suç ve devamı: Kafkasların dünü ve geleceği" konulu bir konferans düzenlendi.
Konferansın ardından, Gürcistan Parlamentosu'na "çarlık Rusyası'nın çerkez soykırımı yaptığını tanıyın" tasarısı gönderildi. çerkez soykırımı tasarısının, Genel Kurul'da tartışıldıktan sonra kabul edilmesi bekleniyor.
Kızıl Mera
Tiflis'teki konferansa konuşmacı olarak katılan ABD'deki çerkes diaspora temsilcisi İad Yogar, amaçlarından birinin Rusya'da yapılacak 2014 kış olimpiyatlarının iptal edilmesi olduğunu söyledi. Yogar, "Olimpiyatların düzenleneceği Soçi kenti yakınlarındaki Krasnaya Polyana (Kızıl Mera) bölgesi, adını 19'uncu yüzyılda katledilen çerkes halkının dökülen kanlarından alıyor. Kızıl Mera adı buradan geliyor" dedi.
Çerkezler Osmanlı topraklarına sürülmüştü
SSCB'nin parçalanmasından sonra, 1994 yılında dönemin Rusya lideri Boris Yeltsin, çarlık Rusyası'nın Kafkaslar'da ayaklanan çerkezlere karşı kuvvet kullandığını kabul etmiş, ancak olaylara soykırım denemeyeceği görüşünü savunmuştu. 19'ncu yüzyılda Knyaz Mihail Nikolayeviç komutasındaki çarlık ordusu, Krasnaya Polyana bölgesinde meydana gelen şiddetli çatışmaların ardından sağ kalan çerkesleri Osmanlı topraklarına sürmüştü.
(Nerdun Hacıoğlu / Hürriyet)


Yorum tarihi: 26.03.2010
Soykırım tacirleri
Sistemin güç ilişkilerine dayalı evresinde yaşanan ve insanoğluna büyük acılar yaşatan felaketler, kıyımlar, sürgün ve soykırımlar, bugün güçlerin yeniden mevzilenme süreçlerinde, kaşınarak, yeniden gündeme taşınıyor. Bu acıları yaşayan halkların acıları, bu sefer de dengeleri, kutupsallıkları bozulan, ekonomik krizinde yaşattığı gerilimlerle sarsılan büyük güçlerin, yeni dengeler arayışında bir araç olarak kullanılmak isteniyor.
Bu yolda aracı olan ve kışkırtıcılık yapan, onların dar görüşlü, küçük küçük müttefikleri de, tüm insani değerleri hiçe sayarak kendine düşeceğini hayal ettiği pay için, akıl almaz oyunlara girişiyorlar. Kendi gücü ile yaşadığı başarısız ve çağdışı deneyimlere rağmen, hala o güçlere ve güç ilişkilerine kendini kullandırarak, komşularını taciz etmenin ve çağ dışı taleplerini gerçekleştirmenin yollarını arıyorlar.
Çirkinleşen siyasetin şantajlarıyla, çıkar sağlamak artık yol değil. Dünyanın nadide çiçekleri olan küçük halklar, sahip oldukları ve hala yitirmedikleri insan sesleriyle, tüm insanlığa barışın ve birlikte var olma anlayışının, şarkısını söylemeliler.DAĞLARDA VE OVALARDA BU SESİ YANKILANDIRMALILAR. Çirkin ve çağ dışı bir siyasetin nesnesi olmamaya ve kendilerinin nefesini kesecek milliyetci söylemlere ve kışkırtamalara kapılmamalıdırlar. İçinde devindiğimiz sistemin önümüzdeki yeni evresi, odağında İNSAN olan, tüm boyutlarıyla insan için işleyecek olan bir evredir.Unuttuğumuz İnsanlığımızı ve insani değerlerimizi hatırlayalım ve hatırlatalım...
Yurdaer Erşan
yurdaerersan@yahoo.com