26 AĞUSTOS 2008
“ Olan olması gerekendir.
Gerekeni belirleyen de,
İnsandır”
Abhazya’nın ve Güney Osetya’nın, egemen birer devlet olarak, ilk defa Rusya tarafından tanınmasının ikinci yılındayız.İki yıllık bir zaman diliminde, dört küçük devlet daha, bu tanıma sürecine katıldı.
Dünya çapında yaşanan ekonomik krizle güç kaybeden, dağılan iki kutbun çıkar çatışması ve yeniden alan paylaşımnıda, yaşanan gerginlikler arasında sıkışan bir Abhazya. Ve benzeri küçük küçük egemenlik alanları olan devletler. İnsanın uzun tarihsel süreçteki varoluş yolculuğunda bugün, insan olarak nefeslenebileceği, önünü görebileceği ve de yarınını planlayabileceği egemenlik adaları sanki bunlar. Böyle adaların çoğalması büyük güçlerin, güç ilişkileri çerçevesinde, dünyaya nizam verdikleri bir evrenin, sonunun hazırlanmasıdır. Sistemin yeni evresinin ilk büyük hücreleridir bunlar. Oluşumları sıkıntılı ve zordur. Yönetimlerinin uzak görüşlülüğü, içinde yaşadıkları sistemi ve insanı kavrayışları ölçüsünde varlıklarını koruyabilirler. Benzerleriyle dayanışmayı sürdürebilirler.
Abhazya, 1992 de başladığı bu yürüyüşe, tüm engelleri bilinçlice aşarak, devam etmiştir. Büyük güçlerin ve müttefiklerinin zaman zaman kopardığı fırtınaları, dengeli ve akıllı bir siyasal yaklaşımla bu güne kadar göğüslemiştir.
Abhazya’nın egemenliğinin, resmen tanınmasıyla birlikte başlayan, tanınma sürecinin işleyişinde, bunun, güç ilişkileri dünyasında nedenli ince hesaplarla yürütülmesi gerektiği, köprüden geçerken kime ne deneceğinin, nasıl yaklaşılacağının iyi bilinmesinin ne kadar önemli olduğu açıktır.
Temel kimliğimiz olan insana ve onun varoluşuna ilişkin kaygının, hem herkese kavratılması, hem de, geçmiş dönemlere ait yaşananların kaçınılmazlığının bilincinde olarak, tarihsel kimliklerin hesaplaşmasına dalmak yerine, bugünün gerçeklerini bilerek, yarını hazırlamakta etkin olmak gerektiğini, bilmek de bir zorunluluktur.
08.08.2008 de, Gürcistan’ın yeni bir saldırısı ve kıyımıyla başlayan savaşta, çıkarı gereği düne kadar “Gürcistan’ın toprak bütünlüğüne” saygılı olan Rusya’nın, bu sefer saldırıya “kurtarıcı rolünde “ bir karşı saldırı ile cevap vermesi, Saakaşvili’ye kravatını yutturacak kadar dehşet verici gelmişti..
Doksanlı yıllarda SSCB’nin dağılıp, Birlik Cumhuriyetlerinin egemen birer yapıya kavuşması süreci yaşandı. Abhazya geçmişte, Stalin tarafından, kendisine giydirilen özerk bir statü içinde, Gürcistan’a hediye edilmişti. Aynı yıllarda Abhazya, kendisini sürekli taciz eden Gürcistan yönetimiyle, bu yeni dönemde birlikte “insan gibi” yaşayacakları bir düzeni görüşmek istiyordu. Ve bu yolda epey de çaba sarfetti. Ancak, kartvelist-gürcü milliyetçiliğinin, gözlerini kararttığı, çağdışı köylü ağaları gibi, güce ve toprağa tapınan yöneticileri, üniter bir devlet yapısında, sözüm ona “toprak bütünlüğü” nü oluşturmak sevdasındaydı. Abhazya yönetiminin bu insani talebine Gürcistan, Abhazya’ya saldırıyla cevap verdi. Benzeri özerk yapıları, içinde barındıran ve aynı hayalleri taşıyan Rusya da, çıkarları gereği böyle bir evrede, kadim dostu Gürcistan’ın yanında olmak zorundaydıydı.
Ve o Rusya, Dağlı halklarla dayanışma içinde , saldırgan Gürcü güçlerini def eden Abhazya’ya, Gürcistan yanında yer alarak her türlü baskıyı uyguladı. Tüm BDT ülkelerince uygulanan, 15 Yıllık ambargo sürecini başlatan da, gene Rusya idi. Çünkü, Abhaz yönetiminin başlattığı, kendi kaderini tayin etme ilkesine dayalı egemenlik süreci, tüm bu ülkelerin, korkulu rüyasıydı.
Ancak sürece, sistemin bu evredeki yeni isterlerine göre güç-sermaye odaklı değil de, insan odaklı bakabilenler, Abhaz yönetiminin, süreci gerektiği gibi değerlendirerek ve gerekli destekleri alarak, sisteme uyarlı egemen bir yapıyı “de facto” nasıl oluşturduğunu görebilirler. Vladislav Ardzınba’nın bu süreçteki liderliği, olması gerekeni belirlemede, örnek alınacak bir insani etkinlik olarak değerlendirebilirler.
Hala, sistemi ve onun odağında yer alan sermayeyi ve onun çıkarlarını körü körüne izleyenler, yaşanan tüm krizlere rağmen bunda ısrar edenler, insanı İnsan olarak görüp, kavrayamayanlar, hala tarihsel kimlikleriyle dünyaya bakanlar, güç ilişkilerini ancak, kendi çıkarları için kullanmayı becerebilirler. Olması gerekeni de, doğal olarak bu çerçevede belirlemeye çalışabilirler.
Bugün, güç ilişkilerinin biçimlendirdiği bir dünyadan yeni bir dünyaya geçiş süreci yaşıyoruz. Dünün iki kutuplu ve gerilimli dünyasında, insanların yaşamlarını, düzenlerini ve kaderlerini belirleyen, bu güçler ve aralarındaki ilişkilerdi. Bugün de, yarattıkları gerilimlerle insanların, toplumların kaderlerini çizmeye, olması gerekeni çıkarları gereği belirlemeye çalışan, gene bu güçler ve aralarındaki güç ilişkileri.
1990’lı yıllarda, çözülmeye başlayan güç ve çıkar kutuplarının biçimlendirdiği bir
dünyadan, yeniden biçimlenen, biçim değiştiren güç ve çıkar guruplarının egemen
olduğu bir dünyaya yöneldik.Bir yandan yeni yeni güç merkezleri oluşurken, bir
yandan da, sistemin dayattığı demokratikleşme süreci içinde güç merkezleri
dağılıyor, irili ufaklı, küçük egemen yapılar oluşuyor. Küçük ve egemen
toplumsal yapıların doğuşuyla bir balkanlaşma süreci yaşanıyor. Kısaca, kendi
kaderini kendi belirleme(KKKB)hakkına sarılarak, farklılıklarını ve varlıklarını
korumak isteyen toplumlar ve halklar, sanki sistemin işlerliğine dinamizm
getirmek adına, kendi egemenliklerini ilan etmeleri sürecini işletmeye başladılar.
Artık büyük güçlerin, kaderimizi belirlediği bir dünyadan, insanların, toplumların
KKK Belirlediği bir dünyaya doğru, adım atmaya başladık. Bu adımların insani
özünün mutlaka kavranması gerekir.
Var oluşumuzdan bu yana, içinde devindiğimiz, mübadele ilişkileri sisteminin, biz insanlar için zorunlu bir evresi, bir alt sistemi olan, güç ilişkileri sisteminde, ürettiğimiz, bugüne kadar kaderimizi belirleyen, kaçınılmaz olarak, kimi ellerde ve de, konumumuza göre, yad ellerde biriktirdiğimiz, bize hükmeden, kendisine yabancılaştığımız, gücümüzdür. Sermayemizdir. Esas mayamızdır. Yaratıcı gücümüzle, her birimizin yoğuracağı ve üreterek, kuşaktan kuşağa geliştireceği, zenginleştireceği, ölümsüz ürünümüzdür. Onun ne ulusu, ne de, yurdu vardır. Mübadele ilişkilerinin gelişmesi ve yaygınlaşıp dünyasallaşması, ya da küreselleşmesiyle, bunu çok daha iyi anladık. Hızla artan birikimimizin, yani sermayenin, yeniden kendini üretmesine ve yaşattığı krizlerle, hem kendi kendini, hem de, yaratanlarını tahrip etmemesi, uzunca bir süredir, insan oğlunun derdi ve sorunu.
Bugün artık yavaş yavaş kavrıyoruz ki, sistemi ve onun odağında yer alması gereken İNSAN’ı, yepyeni bilgi birikimimiz ışığında, yeniden ve yepyeni araçlarla kavramadan, bu sorunların üstesinden gelmek mümkün değildir.
Ancak, yaşanan zorunluluklar, çözüm olanaklarını da, içinde taşıyor.Bedelini çok ağır ödediğimiz deneyimler sonrası edindiğimiz bilgi birikimine dayanarak, artık şunu görüyor ve söyleyebiliyoruz: Demokratikleşme sürecinin küresel düzlemde hem yaygınlaşması, hem de derinleşmesi, sistemin insan odaklı işlerliğinin gerekliliğidir.
Çünkü, demokratikleşme, balkanlaşma, küçük küçük egemenlik alanlarının oluşması, dünyanın küreselleşme sürecinde, sistemin isterlerine uyarlı olarak, İnsan’ı odağına yerleştirmek için, kaçınılmaz olarak girdiği bir süreçtir.
Abhazya ve benzeri küçük ülkeler, dünyada yaşamaya başladığımız bu yeni evrenin öncüleridir. Bu ülkelerin tüm insanları ve kendilerini yönetme sorumluluğu yükledikleri yöneticileri, kendi insani gerçekliklerini hiçbir zaman unutmamalıdırlar. Çünkü onlar farklılıklarını insan gibi yaşayabilmek için, temel kimlikleri olan İNSAN kimliğinden başka hiçbir kimliğe dayanarak dünyada var olamazlar.Sadece onlar değil, hiç kimse özel, tarihsel kimliğini artık İNSAN kimliğinin önüne çıkaramaz. Çıkaranların, çağdışı güç ilişkilerini sürdürmeden yana oldukları, artık açıkça kavranılabilir.
Yurdaer Erşan
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder