30 Ağustos 2010 Pazartesi


26 AĞUSTOS 2008

Olan olması gerekendir.

Gerekeni belirleyen de,

İnsandır”


Abhazya’nın ve Güney Osetya’nın, egemen birer devlet olarak, ilk defa Rusya tarafından tanınmasının ikinci yılındayız.İki yıllık bir zaman diliminde, dört küçük devlet daha, bu tanıma sürecine katıldı.

Dünya çapında yaşanan ekonomik krizle güç kaybeden, dağılan iki kutbun çıkar çatışması ve yeniden alan paylaşımnıda, yaşanan gerginlikler arasında sıkışan bir Abhazya. Ve benzeri küçük küçük egemenlik alanları olan devletler. İnsanın uzun tarihsel süreçteki varoluş yolculuğunda bugün, insan olarak nefeslenebileceği, önünü görebileceği ve de yarınını planlayabileceği egemenlik adaları sanki bunlar. Böyle adaların çoğalması büyük güçlerin, güç ilişkileri çerçevesinde, dünyaya nizam verdikleri bir evrenin, sonunun hazırlanmasıdır. Sistemin yeni evresinin ilk büyük hücreleridir bunlar. Oluşumları sıkıntılı ve zordur. Yönetimlerinin uzak görüşlülüğü, içinde yaşadıkları sistemi ve insanı kavrayışları ölçüsünde varlıklarını koruyabilirler. Benzerleriyle dayanışmayı sürdürebilirler.

Abhazya, 1992 de başladığı bu yürüyüşe, tüm engelleri bilinçlice aşarak, devam etmiştir. Büyük güçlerin ve müttefiklerinin zaman zaman kopardığı fırtınaları, dengeli ve akıllı bir siyasal yaklaşımla bu güne kadar göğüslemiştir.

Abhazya’nın egemenliğinin, resmen tanınmasıyla birlikte başlayan, tanınma sürecinin işleyişinde, bunun, güç ilişkileri dünyasında nedenli ince hesaplarla yürütülmesi gerektiği, köprüden geçerken kime ne deneceğinin, nasıl yaklaşılacağının iyi bilinmesinin ne kadar önemli olduğu açıktır.

Temel kimliğimiz olan insana ve onun varoluşuna ilişkin kaygının, hem herkese kavratılması, hem de, geçmiş dönemlere ait yaşananların kaçınılmazlığının bilincinde olarak, tarihsel kimliklerin hesaplaşmasına dalmak yerine, bugünün gerçeklerini bilerek, yarını hazırlamakta etkin olmak gerektiğini, bilmek de bir zorunluluktur.

08.08.2008 de, Gürcistan’ın yeni bir saldırısı ve kıyımıyla başlayan savaşta, çıkarı gereği düne kadar “Gürcistan’ın toprak bütünlüğüne” saygılı olan Rusya’nın, bu sefer saldırıya “kurtarıcı rolünde “ bir karşı saldırı ile cevap vermesi, Saakaşvili’ye kravatını yutturacak kadar dehşet verici gelmişti..

Doksanlı yıllarda SSCB’nin dağılıp, Birlik Cumhuriyetlerinin egemen birer yapıya kavuşması süreci yaşandı. Abhazya geçmişte, Stalin tarafından, kendisine giydirilen özerk bir statü içinde, Gürcistan’a hediye edilmişti. Aynı yıllarda Abhazya, kendisini sürekli taciz eden Gürcistan yönetimiyle, bu yeni dönemde birlikte “insan gibi” yaşayacakları bir düzeni görüşmek istiyordu. Ve bu yolda epey de çaba sarfetti. Ancak, kartvelist-gürcü milliyetçiliğinin, gözlerini kararttığı, çağdışı köylü ağaları gibi, güce ve toprağa tapınan yöneticileri, üniter bir devlet yapısında, sözüm ona “toprak bütünlüğü” nü oluşturmak sevdasındaydı. Abhazya yönetiminin bu insani talebine Gürcistan, Abhazya’ya saldırıyla cevap verdi. Benzeri özerk yapıları, içinde barındıran ve aynı hayalleri taşıyan Rusya da, çıkarları gereği böyle bir evrede, kadim dostu Gürcistan’ın yanında olmak zorundaydıydı.

Ve o Rusya, Dağlı halklarla dayanışma içinde , saldırgan Gürcü güçlerini def eden Abhazya’ya, Gürcistan yanında yer alarak her türlü baskıyı uyguladı. Tüm BDT ülkelerince uygulanan, 15 Yıllık ambargo sürecini başlatan da, gene Rusya idi. Çünkü, Abhaz yönetiminin başlattığı, kendi kaderini tayin etme ilkesine dayalı egemenlik süreci, tüm bu ülkelerin, korkulu rüyasıydı.

Ancak sürece, sistemin bu evredeki yeni isterlerine göre güç-sermaye odaklı değil de, insan odaklı bakabilenler, Abhaz yönetiminin, süreci gerektiği gibi değerlendirerek ve gerekli destekleri alarak, sisteme uyarlı egemen bir yapıyı “de facto” nasıl oluşturduğunu görebilirler. Vladislav Ardzınba’nın bu süreçteki liderliği, olması gerekeni belirlemede, örnek alınacak bir insani etkinlik olarak değerlendirebilirler.

Hala, sistemi ve onun odağında yer alan sermayeyi ve onun çıkarlarını körü körüne izleyenler, yaşanan tüm krizlere rağmen bunda ısrar edenler, insanı İnsan olarak görüp, kavrayamayanlar, hala tarihsel kimlikleriyle dünyaya bakanlar, güç ilişkilerini ancak, kendi çıkarları için kullanmayı becerebilirler. Olması gerekeni de, doğal olarak bu çerçevede belirlemeye çalışabilirler.

Bugün, güç ilişkilerinin biçimlendirdiği bir dünyadan yeni bir dünyaya geçiş süreci yaşıyoruz. Dünün iki kutuplu ve gerilimli dünyasında, insanların yaşamlarını, düzenlerini ve kaderlerini belirleyen, bu güçler ve aralarındaki ilişkilerdi. Bugün de, yarattıkları gerilimlerle insanların, toplumların kaderlerini çizmeye, olması gerekeni çıkarları gereği belirlemeye çalışan, gene bu güçler ve aralarındaki güç ilişkileri.

1990’lı yıllarda, çözülmeye başlayan güç ve çıkar kutuplarının biçimlendirdiği bir

dünyadan, yeniden biçimlenen, biçim değiştiren güç ve çıkar guruplarının egemen

olduğu bir dünyaya yöneldik.Bir yandan yeni yeni güç merkezleri oluşurken, bir

yandan da, sistemin dayattığı demokratikleşme süreci içinde güç merkezleri

dağılıyor, irili ufaklı, küçük egemen yapılar oluşuyor. Küçük ve egemen

toplumsal yapıların doğuşuyla bir balkanlaşma süreci yaşanıyor. Kısaca, kendi

kaderini kendi belirleme(KKKB)hakkına sarılarak, farklılıklarını ve varlıklarını

korumak isteyen toplumlar ve halklar, sanki sistemin işlerliğine dinamizm

getirmek adına, kendi egemenliklerini ilan etmeleri sürecini işletmeye başladılar.

Artık büyük güçlerin, kaderimizi belirlediği bir dünyadan, insanların, toplumların

KKK Belirlediği bir dünyaya doğru, adım atmaya başladık. Bu adımların insani

özünün mutlaka kavranması gerekir.

Var oluşumuzdan bu yana, içinde devindiğimiz, mübadele ilişkileri sisteminin, biz insanlar için zorunlu bir evresi, bir alt sistemi olan, güç ilişkileri sisteminde, ürettiğimiz, bugüne kadar kaderimizi belirleyen, kaçınılmaz olarak, kimi ellerde ve de, konumumuza göre, yad ellerde biriktirdiğimiz, bize hükmeden, kendisine yabancılaştığımız, gücümüzdür. Sermayemizdir. Esas mayamızdır. Yaratıcı gücümüzle, her birimizin yoğuracağı ve üreterek, kuşaktan kuşağa geliştireceği, zenginleştireceği, ölümsüz ürünümüzdür. Onun ne ulusu, ne de, yurdu vardır. Mübadele ilişkilerinin gelişmesi ve yaygınlaşıp dünyasallaşması, ya da küreselleşmesiyle, bunu çok daha iyi anladık. Hızla artan birikimimizin, yani sermayenin, yeniden kendini üretmesine ve yaşattığı krizlerle, hem kendi kendini, hem de, yaratanlarını tahrip etmemesi, uzunca bir süredir, insan oğlunun derdi ve sorunu.

Bugün artık yavaş yavaş kavrıyoruz ki, sistemi ve onun odağında yer alması gereken İNSAN’ı, yepyeni bilgi birikimimiz ışığında, yeniden ve yepyeni araçlarla kavramadan, bu sorunların üstesinden gelmek mümkün değildir.

Ancak, yaşanan zorunluluklar, çözüm olanaklarını da, içinde taşıyor.Bedelini çok ağır ödediğimiz deneyimler sonrası edindiğimiz bilgi birikimine dayanarak, artık şunu görüyor ve söyleyebiliyoruz: Demokratikleşme sürecinin küresel düzlemde hem yaygınlaşması, hem de derinleşmesi, sistemin insan odaklı işlerliğinin gerekliliğidir.

Çünkü, demokratikleşme, balkanlaşma, küçük küçük egemenlik alanlarının oluşması, dünyanın küreselleşme sürecinde, sistemin isterlerine uyarlı olarak, İnsan’ı odağına yerleştirmek için, kaçınılmaz olarak girdiği bir süreçtir.

Abhazya ve benzeri küçük ülkeler, dünyada yaşamaya başladığımız bu yeni evrenin öncüleridir. Bu ülkelerin tüm insanları ve kendilerini yönetme sorumluluğu yükledikleri yöneticileri, kendi insani gerçekliklerini hiçbir zaman unutmamalıdırlar. Çünkü onlar farklılıklarını insan gibi yaşayabilmek için, temel kimlikleri olan İNSAN kimliğinden başka hiçbir kimliğe dayanarak dünyada var olamazlar.Sadece onlar değil, hiç kimse özel, tarihsel kimliğini artık İNSAN kimliğinin önüne çıkaramaz. Çıkaranların, çağdışı güç ilişkilerini sürdürmeden yana oldukları, artık açıkça kavranılabilir.


Yurdaer Erşan




27 Mart 2010 Cumartesi

rusya.ru'dan
25.03.2010

'Çerkez Soykırımı' Gürcistan gündeminde BDT
Rusya ile kanlı bıçaklı olan Gürcistan, Moskova'yı "çerkez soykırımı" ile suçlamaya hazırlanıyor. 19'uncu yüzyılda Osmanlı topraklarına sürülen çerkeslerin Ruslar tarafından soykırıma uğratıldığını öne süren tasarı Gürcistan Parlamentosu'na sunuldu.
Gürcistan, G.Osetya ve Abhazya ayrılıkçı bölgeleri yüzünden arası açık olduğu Moskova'yı 19'uncu yüzyılda 'çerkes soykırımı' yapmakla suçlamaya hazırlanıyor.
Gürcistan'ın başkenti Tiflis'te geçen pazar, ABD'de faaliyet gösteren çerkes dernekleri, ABD'deki Jamestown üniversitesi ve Tiflis Kafkas Enstitüsü tarafından ortaklaşa "Gizlenen suç ve devamı: Kafkasların dünü ve geleceği" konulu bir konferans düzenlendi.
Konferansın ardından, Gürcistan Parlamentosu'na "çarlık Rusyası'nın çerkez soykırımı yaptığını tanıyın" tasarısı gönderildi. çerkez soykırımı tasarısının, Genel Kurul'da tartışıldıktan sonra kabul edilmesi bekleniyor.
Kızıl Mera
Tiflis'teki konferansa konuşmacı olarak katılan ABD'deki çerkes diaspora temsilcisi İad Yogar, amaçlarından birinin Rusya'da yapılacak 2014 kış olimpiyatlarının iptal edilmesi olduğunu söyledi. Yogar, "Olimpiyatların düzenleneceği Soçi kenti yakınlarındaki Krasnaya Polyana (Kızıl Mera) bölgesi, adını 19'uncu yüzyılda katledilen çerkes halkının dökülen kanlarından alıyor. Kızıl Mera adı buradan geliyor" dedi.
Çerkezler Osmanlı topraklarına sürülmüştü
SSCB'nin parçalanmasından sonra, 1994 yılında dönemin Rusya lideri Boris Yeltsin, çarlık Rusyası'nın Kafkaslar'da ayaklanan çerkezlere karşı kuvvet kullandığını kabul etmiş, ancak olaylara soykırım denemeyeceği görüşünü savunmuştu. 19'ncu yüzyılda Knyaz Mihail Nikolayeviç komutasındaki çarlık ordusu, Krasnaya Polyana bölgesinde meydana gelen şiddetli çatışmaların ardından sağ kalan çerkesleri Osmanlı topraklarına sürmüştü.
(Nerdun Hacıoğlu / Hürriyet)


Yorum tarihi: 26.03.2010
Soykırım tacirleri
Sistemin güç ilişkilerine dayalı evresinde yaşanan ve insanoğluna büyük acılar yaşatan felaketler, kıyımlar, sürgün ve soykırımlar, bugün güçlerin yeniden mevzilenme süreçlerinde, kaşınarak, yeniden gündeme taşınıyor. Bu acıları yaşayan halkların acıları, bu sefer de dengeleri, kutupsallıkları bozulan, ekonomik krizinde yaşattığı gerilimlerle sarsılan büyük güçlerin, yeni dengeler arayışında bir araç olarak kullanılmak isteniyor.
Bu yolda aracı olan ve kışkırtıcılık yapan, onların dar görüşlü, küçük küçük müttefikleri de, tüm insani değerleri hiçe sayarak kendine düşeceğini hayal ettiği pay için, akıl almaz oyunlara girişiyorlar. Kendi gücü ile yaşadığı başarısız ve çağdışı deneyimlere rağmen, hala o güçlere ve güç ilişkilerine kendini kullandırarak, komşularını taciz etmenin ve çağ dışı taleplerini gerçekleştirmenin yollarını arıyorlar.
Çirkinleşen siyasetin şantajlarıyla, çıkar sağlamak artık yol değil. Dünyanın nadide çiçekleri olan küçük halklar, sahip oldukları ve hala yitirmedikleri insan sesleriyle, tüm insanlığa barışın ve birlikte var olma anlayışının, şarkısını söylemeliler.DAĞLARDA VE OVALARDA BU SESİ YANKILANDIRMALILAR. Çirkin ve çağ dışı bir siyasetin nesnesi olmamaya ve kendilerinin nefesini kesecek milliyetci söylemlere ve kışkırtamalara kapılmamalıdırlar. İçinde devindiğimiz sistemin önümüzdeki yeni evresi, odağında İNSAN olan, tüm boyutlarıyla insan için işleyecek olan bir evredir.Unuttuğumuz İnsanlığımızı ve insani değerlerimizi hatırlayalım ve hatırlatalım...
Yurdaer Erşan
yurdaerersan@yahoo.com

18 Mart 2010 Perşembe

ARDZINBA ve İZİ

Dünden bugüne akan nehrin, bir zerresi olsak da,
Bugün varız, yarın yokuz, böyle söyler dedelerimiz
Ama kimimiz, yok oluruz bir anda,hem var hem yok gibi,
Bakiyemiz ise, izimizdir sadece, bu nehrin yatağında .

4Mart 2010 günü, halkına özlemini duydukları özgürlük yolunu açan, Kafkasların çağdaş öncüsü, V.G.Ardzınba, onu teslim alan zamansız ölüme yenik düştü. Ne ilginç raslantıdır ki, doksan dokuz yıl önce, aynı günde Abhazya, özgürlük ve bağımsızlık umutlarıyla, Sovyetler dünyasına katılan diğer ülkeler gibi, Abhazya Sovyet Cumhuriyetini ilan etmişti.
1921 den beri, 4 Mart günleri, tüm Abhazya halkının, bu dünyada gerçek anlamda özgür, çağdaş bir insan gibi yaşamanın en temel hakları olduğunu hatırladıkları gündür. Nestor Lacoba ile aynı misyonu yüklenen ve benzeri bir kaderi paylaşan,V.G.Arzınba da, bir özgürlük savaşcısı ve öncüsü olarak, bayrağı Kafkas dağlarının doruğuna diken insanlardan biriydi.
Sıradan bir insan ve sıradan bir politikacı değildi, Ardzınba. Abhazyanın çevresinde yer alan Gürcistan için, Rusya için, hatta Türkiye için “sakıncalı” bir insan, sakıncalı bir siyasetçi olabilirdi. Ama O, bir Abhaz olarak, geleneği, kültürü, seçtiği öğrenim branşı ve birikimiyle farklı bir insandı. S.S.C.B. de yetişmiş, ilk sıradaki üç Hititolog’dan biriydi O.
Prof.Dr.V.Grigoryeviç Ardzınba’ nın Doktora tezi,”Antik Anadolu’nun ritüelleri ve mitleri” üzerineydi. Ama o, yaşadığı koşulların dayatmasıyla, kariyer adamı değil, siyaset adamı olmayı tercih etti.
O bir dağlıydı, insanca yaşamanın her zaman, en kısa ve aynı zamanda en gerçekçi yürünebilir yolunu, seçebilecek yetenek ve donanıma sahipti. Atalarından getirdiği bu tutarlı tavırla, öngörüleri ve yaptığı siyasetle, çevresindeki güçleri tedirgin etti.
Ardzınba, “sakıncalı”bir lider görünse bile, küçücük toplumuna hayat verecek olan ittifakların zeminini oluşturup, gerçekleşmesinin yolunu açabilmişti. Ardzınba, kendisine karşı olana, ötekine, başkasına, insan gibi yaşama hakkı tanımayanlar ve aynı kafadaki güçler için bir “ayrılıkçı” idi.
Ardzınba ve onu izleyen Abhazya, mirascısı oldukları ve savundukları insani değerlerle, iki ayağının üzerinde duran, kendi kaderini belirleme hakkını kullanabilen, herkesin bu hakkına saygılı olan, özgür ve demokrat bireylerin ve onlardan oluşan toplumların, ancak çağdaş olabileceğini görmüşlerdi.
Öldürücü müdahelelere, ambargo ve ablukalara rağmen direnen Ardzınba ve Abhazya halkı, gücünü bu çağdaş ve insani değerlere sarılmaktan almıştı. Gürcistan’ın saldırısıyla başlayan savaşın,en kritik cephesinde yer alan Eşera’da, kendisinin doğum yerinde, toprağa verilen V.Ardzınba, küçük halkların, dünyanın bu nadide çiçeklerinin, varlıklarını ancak, uluslarüstü bir zeminde koruyup sürdürebileceklerinin farkındaydı.
Ardzınba’nın liderliğindeki Abhazyanın savaşı, soykırımı göze almış, güçlerine güç katmak için milliyetçi şarkılarla insanlarını savaşa koşturanların, savaşı değildi. Ona göre milliyetçi bir savaş, Abhazya halkının sonu olabilirdi. Onu ve halkını, kanlı saldırılara, tüm abluka ve ambargolara rağmen direnmeye yönelten, insan gibi yaşama iradeleriydi.
V. Ardzınba’ yı, Gamsahurdia’dan, Şevardnadze’den, Dudayev ve Şamil Basayev’den ve hatta, Dağlı Halklar Konfederasyonu Başkanı Şanibov’dan, farklı kılan, küreselleşen sistemin gereklerini ve de insanın, insan gibi yaşama hakkına sarılarak, onun içinde devindiği sistemin, gerçekten temel belirleyicisi olabileceğini, görebilmiş olmasıydı.
Ayağa kalkıp, yürümeye başladığı günden itibaren büyük bir tarihsel yolculuğa çıkan insanoğlunu, yürüdüğü bu yolda, bölük bölük, dünyanın dört bir yanına dağılarak, dağlara, ovalara yayılarak, farklılaşıp ayrılarak, çatışıp kırılarak, toparlanıp güçlenerek, tıpkı bir nehrin kolları gibi, birbirini bütünleyerek, bugünlere yürürken, İNSAN gibi yaşayacağı bir dünyayı kuruyordu.
Kısaca bana göre, Grigoripa Vladislav Ardzinba, insanların bu tarihsel misyonu unutmamaları için, Evrenin Kafkas halklarına bir armağanıydı.
Bakiyesi ise, bıraktığı bu İZ idi.
17 . 03 . 2010
Yurdaer Erşan