BAKIŞIMIZ!..
“ Olan olması gerekendir.
Gerekeni belirleyen de,
İnsandır”
1992
yılı başlarında tanıştığım rahmetli A’şamba Mümtaz ile kurduğumuz diyaloğun
gelişimi çerçevesinde, aynı yılın Temmuz ayında Abhazya’ya gidecek bir gurubun
içinde yer aldım. Demir perdenin
yıkılması ve S.S.C.B’nin dağılması sürecinde, yeniden biçimlenen
Cumhuriyetlerden biri olan Gürcistan ile Stalin’in ona 1931’li yıllarda armağan
ettiği Abhazya arasında yaşanan gerginlikler tam da bu sırada, Gürcistan’ın
Üniter devlet hayaline bağlı olarak, tırmanışa geçmişti. Düşüncemiz, taraflar
arasında yaşanan bu gerginliğin nelere gebe olduğuna ilişkin bilgilenmek ve gelişmelere
hazırlıklı olmaktı. 1992 Temmuz ayının sonlarına doğru, Trabzon’dan kalkan
gemiyle, beş altı saat sonra Sohum Limanı’na vardığımızda, W.Ardzınba’nın da
Türkiye’ye gitmiş olduğunu öğrendik.
Kaldığımız
bir haftalık süreçte, Abaza, Gürcü,
Ermeni, Rus parlementerler ve toplumun diğer ileri gelenleriyle yaptığımız
görüşmelerde, sukunetin ve sessizliğin altında kaynayanın ne olduğu hissetmiştik.
İlan edilen “egemenliğin” sevinciyle, belirsizlik ve savaş beklentisi içinde
yaşanan gerginliğe tanık olmuştuk. Türkiye’ye dönüşümüzden bir hafta sonra, Gürcistan’ın
14 Ağustos 1992 tarihinde topyekûn imha gayesi ile Abhazya’ya saldırması Türkiyedeki, Kafkas diasporası üstünde şok etkisi yarattı.
23 Ağustos 1992 tarihinde Türkiyedeki tüm Kafkas derneklerimizden temsilcilerin
ve camiamız ileri gelenlerinin heyecan
ve endişe ile koşup geldikleri Üsküdar/Selimiyedeki Dernek lokalinde, Abhazya’ya destek olmak için “KAFKAS
DAYANIŞMA KOMİTESİ” (KADK) kuruldu.
Abaza,
Adige, Asetin, Çeçen Derneklerinden temsilcilerin de katımlıyla oluşan, tüzel
kişiliği olmayan, ancak Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’nce meşru bir kuruluş olarak algılanan KAFKAS DAYANIŞMA
KOMİTESİ (KADK) , o günün şartlarında Türkiyedeki Kafkas diasporasının birlikte yarattığı bir oluşumdu.Abhazya’ya her
türlü maddi, manevi, politik desteği, gücü oranında oluşturmaya, örgütlemeye
çalıştı bu oluşum. İçişleri Bakanlığının
onayı ve resmi izni ile Türkiye çapında nakdi ve ayni yardımlar topladı, Kızılayın da katkılarıyla bunların
oraya ulaşımını sağladı. Istanbul’da, Ankara’da, Sakarya’da mitingler ve
toplantılar düzenledi. Savaş sürecinde
diasporadan Abhazya’ya her türlü desteği örgütledi. Savaş esnasında ateş
hattına kadar ulaşarak, maddi ve moral destek oluşturmaya çalıştı.Ateşkes ile
başlayan yeni süreçte, Sohum’da, Moskova’da ve Türkiyedeki görüşmelerde taraf
oldu.
Yine,
zaman içinde Türkiye Cumhuriyet’i devleti nezdinde ikili görüşmeler yaptığı
gibi yurt dışında Abhazya ile ilgili görüşmelere taraf veya gözlemci olarak
katıldı.
Kısaca
özetlemeye çalıştığım, bu yaşanan silahlı çatışma sürecinden, başarı ile çıkan, Gürcü saldırısını püskürterek, fiilen
egemenliğini ilan eden Abhazya, yeni bir döneme adım attı. Ateşkes ile başlayan, barış
görüşmeleri, fiili durumu hukukileştirme sürecine evrildi. Bu süreçte de
Komite, hem Şavarnadze’nin yönetimindeki Gürcistan, hem Türkiye Cumhuriyeti
yetkilileri, Rusya , ABD ve AB, UNPO temsilcileri ile, oluşan duruma ilişkin
görüşlerini paylaştı. Her türlü çözümün ön koşulu olarak, Gürcistan’ın bu gün
bile kabul etmeye yanaşmadığı, Uluslararası garantörlüğe dayalı, saldırmazlık
garantisi talebini
destekledi.
Bu
süreçte, Kafkaslardaki gelişmelerden farklı farklı etkilenen kardeşlerimiz,
tepkilerini farklı yapılarda oluşturmak adına, fiilen bozulan Kafkas
bütünlüğünün doğal sonucu olarak, Komitemizden ayrıldılar, kendi örgütlenmeleri
içinde etkinliklerini sürdürmeye yöneldiler. Tüm diğer halklar gibi, Kafkas
halkları ve diyasporaları da bizim katkılarına her daim şükran duyduğumuz,
birlikte insanca yaşanır bir dünya yaratmada kol kola yürüyeceğimiz, kardeşlerimizdir.
Yeni
süreçte, KAFKAS ABHAZ
DAYANIŞMA KOMİTESİ’
ne dönüşen, Komite bazen yılda, bazen iki yılda bir genel
kurullar yaparak seçimlerle yenilendi. Başkanları değişti, gerektiğinde takviyelerle yönetimini
güçlendirdi. Komite tüm gücüyle, Abhazya’nın bu yeniden kuruluş sürecinde yanında
ve destek olmaya çaba sarfetti. Bu süreç 10 yıl kadar sürdü.
Özellikle,
sıcak savaş döneminde, yüz elli yıla yakın bir zaman diliminden sonra, atavatan ile ilgili yaşanan şok,
Kafkas kökenli diasporayı farklı derecelerde de olsa hareketlendirirken, bu kabaran dalga, yeni süreçte giderek geri çekilmeye başladı. Komite, güç alacağı toplumun giderek, işleri kendine
havale edip, denetlemeye bile gerek duymadan kaybolan heyecanı ile birlikte,
günlük yaşamının sorunlarına gömüldüğünü gördü. Kendini,toplumla diyalog içinde
yenileyemeyen, ve
zaman zaman yükselen eleştirilere yanıt veremeyen, kendi içinde tartışmalar
yaşayan Komite, çözümü büzülmede buldu. Dayanışma Komitesi sanki süreç içinde
dayanışamamaya, birilerinin günlük işleri yüklenerek, zorlukları kısa vadeli
çözümlerle aşmasıyla yürüyen, kol
kırılır yen içinde hesabı, sürdürülen bir Komita’ya dönüştü.
Bütün
bunların yanında, kuruluşunda bulunduğum, üyesi olmakla onur duyduğum Komitenin yadsınamayacak başarılarında katkısı
olan ilk Komite Başkanı Sn.Atay CEYİŞAKAR’a, savaş yıllarının başkanı Sn. Dr.Cemalettin ÜMİT’e, son zor yılların Başkanı, Sn. İrfan ARGUN’a ve bu yolda çaba sarfeden, emeği geçen herkese, bu camianın bir mensubu
olarak, teşekkürüde bir borç bilirim.
Dernekler
yoluyla dayandığı zemininin de dalgalandığını, içinden çıkıp da muhalefet edenlerin, kısmen toplumdan, derneklerden ve daha
çok da, onların kardeş derneklerle oluşturduğu KAFFED’ten yönelttikleri haklı- haksız
eleştiriler, ortamı kutuplaşmaya götürdü. Komite yönetiminin bunlar karşısındaki yalnızlığı, çözümsüzlüğü ve içe kapanması
sonucu, tüm toplumu dalgalandıran muhaliflerin yıpratıcı tavırları, kaçınılmaz
olarak Komitenin gündemine, tüm Abaza derneklerinin oluşturacağı bir üst
yapıda, Abaza Dernekleri Federasyonunda, tüzel bir kimlikte birleşmeyi
getirdi. İyi yönetilemeyen bu süreç, beklenen bütünlüğü değil, garip bir iki
başlılığı yarattı. Siyasetin, yaşanan ülke koşullarında oynadığı demokratik
temsil oyununun garip cilvesi, iktidar muhalefet oyunu, özlenen ve beklenen
bütünlüğü bozdu. Bu oyunun son perdesi de, son defa gidilen Abhazya’da, oynandı. Böylece, toplumumuzda, içinde yaşadığımız toplumda ve
dışımızdaki dünya da oynanan aynı temsili demokrasinin, temsil oyunlarıyla bütünleşmemiz sağlandı. Ve bu sürece, içinde
yaşadığımız ülkedeki gibi, dünyadaki gibi, güç ilişkileri dünyasının temsili demokrasisinin,
temsil etmek
ve temsilcilik müsameresi damgasını vurdu.
Tek bir kişinin üstünde kalmış bir Komite, onunda istifasıyla zaten son
bulmuştu. Soruna neşter vurmaya kalkanlar, soruna bütün yönleriyle bakmak,
bakılmasını sağlayacak uyarılar yapmak, toplumu
sorunu konuşmaya yöneltmek zorundalar. Çözüme ilişkin yaklaşımı onların
kararıyla üretmek zorundalar. Sahip olunan olanaklar, İNSANLARI İNSAN YERİNE
KOYUP, KATILIMLARINI SAĞLAMAYI mümkün kılmalıdır .Hangi toplum içinde yer
alırsak alalım, bizi de kapsayan İNSAN TOPLUMUNUN bir parçasıyız.
Bugün,
öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, insanlar ve toplumlar varlıklarını ancak İNSAN OLARAK sürdürebilirler.İçinde
yaşadıkları sistemin isterlerine göre parçalanıp, kendilerini dünkü etnik, dinsel, siyasal, sosyal ve kültürel
farklılıklarıyla, oluşturdukları yuvarlara hapseden, hatta ulusal toplum parçalarına bağlayan kimliklerini, birer zenginlik olarak torbalarına koyup, İNSAN temel kimliği ve karakteri ile varlık
sorunlarına sürdürebilecek bir dünyada,
diğer insanları da kendilerine katabilmenin ve onlarla
bütünleşebilmenin yollarını aramalılar. Varlıklarını sürdürebilmeleri,
torbalarındaki bu zenginlikleriyle kendilerini dönüşebilmelerine ve diğer
İNSANLARLA bütünleştirebilmelerine bağlıdır.
Artık, açık seçik ortada ki, bize ve bizim
gibi toplumsal yapılara dayatılan bu “temsil” kaosu, gelenekselin de, modernin de ötesinde ,
yeni bir dünyaya gebe olan dünyamızın gereklerine ayak uyduracak bir biçimde çözümlenmeyi dayatmaktadır.
Gerçekte, parçala, böl yönet, yönetim
ilkesinin, “temsili demokrasi” temsilinin, güçleri bölüp, parçalayarak yönetme
ilkesi olduğu apaçık ortadayken, biz katılımcı bir demokratik yapılanma hayali taşırken ve buna mümkün
olduğunca tüm toplumu katabilmenin yolunu tahayyül ederken , hatta Abhazya ile
mümkün olduğunca birlikte davranabilmenin yollarını ararken olup bitenler,
hepimize büyük ders olmalıdır.
Güç
ilişkilerinin egemen olduğu, güçlülerin, gücü ele geçirenlerin parçalayıp
bölerek yönettiği toplumsal yapılanmalarda, küçük toplumlar her zaman, yöneten hegemonik güçlerin baskı, denetim ve kontrolünde,
hegemonun isterlerine uyarlı olarak varlıklarını sürdürebilirler. Yaşadığımız
dünyaya hala yön veren, vermeye çalışan bu güçler hiyerarşisidir. Ve onun
doruklarıdır.
Ancak,
gücümüzü ve insanlığımızı diğer insanlarla paylaşabildiğimiz ölçüde, insan
olarak var olabiliriz.Bugün
hepimiz biliyoruz
ki, insanoğlunun insan olarak başladığı varlık süreci, yüzyıllardır, insan dışı
yaşam koşullarında sürdüyse, bu İNSAN
gibi yaşayacağı bir dünyayı yaratmak içindi. Bugün sistemin yaşamakta ve
yaşatmakta olduğu bunalım, koşulları oluşmuş bu yeni dünyanın kapısındaki
insanların, bu gerçeği görüp de ona
göre davranma olanağını yaratamamasından dolayı, derinleşmekte, yeni yeni çatışma ve yıkım süreçlerinin alarmlarını vermektedir.
Geçmiş
tufandan bu yaklaşan sosyal tufana bakarken, Kafkas dağlarının doruklarından bakar
gibi dünyaya bakalım, küçük halkların zorunlu olarak ve daha kolay söyleyebilecekleri insanlığa
davet çağrısı, sistemin yaklaşan afetinden kurtuluşa da davettir.Her adımda bütünleşerek, sesimizi yükseltelim.Bu ses parçalanmışlığın, sınıf savaşının değil, bütünlenmenin, insanlaşmanın sesi olmalıdır.
Şimdiye
kadar yalnızlığın, parçalanmışlığın, sınıfının, kimliğinin şarkısını söyleyenlerin kaderi, ancak böylece birlikte, bütünleşerek değişebilir…
Yurdaer
Erşan